Tekrar başa dönecek olursak, işlediği hata ve günahların farkında olan ve bunları hiç aklından çıkarmayan bir insan büyük iddialarda bulunmaz. Değil gavsiyet ve kutbiyet gibi yüksek makamlara sahip çıkmak, sıradan insan olmayı bile kendine çok görür. Çorak arazilerin gülistanlığa (gül bahçelerine) döndüğünü gördüğünde, “Benden bir şey olmaz, ama her nasılsa Allah yoklukta varlık cilvesi gösteriyor.” der.
Bununla beraber bazı melâmilerin geçmişte düştükleri hatalardan da ders çıkarmak gerektir. Onlar, bâlâ-pervâzâne iddialardan kaçınmak ve ‘haddini bilmek’ için insanın günah işlemesinin gerekli olduğunu düşünerek büyük bir hataya düşmüşlerdir. Bu da farklı bir inhiraftır. Mü’mine yakışan tavır, bir taraftan kirlenmeme adına kılı kırk yararcasına bir hayat yaşaması, diğer yandan da mevcut kirlerini görebilmesidir. Esasında insanın farkına varmadan işlediği cürümler; mesela bir yanlışa kulak kabartması, bir günaha adım atması, yalan bir söz söylemesi böyle bir muhasebe adına yeter de artar. Kişi, işlediği tek bir hatanın akabinde bin defa tövbe etmiş olsa bile, günahını hiç unutmamalı ve sürekli mülâhazalarında pişmanlığını canlı tutmalıdır. Bunu yapabilen biri, Cenab-ı Hakk’ın kendisine lütfettiği başarıları kendinden bilmez.
İsmet mülâhazası, yani kendini günahsız ve hatasız görme düşüncesi, insan için çok tehlikelidir. En önemli vasıflarından biri “ismet” olan enbiya-i izam dahi Allah karşısında tir tir titremiş ve hiçbir zaman gevşekliğe düşmemiştir. Bu açıdan insan, kendini hatasız görme mülâhazasına karşı ilan-ı harp etmelidir. Bir taraftan iradesinin hakkını vererek ismet yolunda ölesiye bir ceht ve gayret sergilemeli, diğer yandan hiçbir zaman pir ü pak olduğunu iddia etmemelidir.