Bir mü’minin, içinde rekabet hissinin ve haset duygularının oluşmasına meydana vermeme adına göstereceği gayretler ibadet sayılır. Tevfik-i ilâhinin en büyük vesilesi olan vifak ve ittifakı koruma adına ortaya koyacağı her ceht ve çaba onun hasenat defterine yazılır. Bu sebeple bize düşen vazife, olumsuzlukları sineye çekebilmek ve bize yönelen eza ve cefaya katlanmasını bilmektir. Bu da kendimizi rehabilite etmeye ve nefsimizi bu tür şeylere alıştırmaya bağlıdır.
Hz. Pîr’in, âlim bir zatın kendisine ve Risale-i Nur’a iliştiğini haber veren talebelerine verdiği cevap şu olmuştur: “O vaiz ve âlim zata benim tarafımdan selam söyleyiniz. Benim şahsıma olan tenkidini, itirazını başım üstünde kabul ediyorum. Sizler de o zatı ve onun gibileri münakaşaya ve münazaraya sevk etmeyiniz. Hatta hakkınıza tecavüz edilse bedduayla da mukabele etmeyiniz. Kim olursa olsun madem imanı var, o noktada kardeşimizdir. Bize düşmanlık da etse mesleğimizce mukabele edemeyiz… Bilhassa ehl-i ilim olsa, ilimden gelen enaniyeti de varsa, enaniyetlerini tahrik etmeyiniz.”108
Karakterimizden Taviz Vermeme
Aynı alanda benzer hizmetleri yapan farklı insanlar olabilir. Ne kadar bastırırsa bastırsın bunların bir kısmının içlerinde küçük çapta da olsa rekabet ve kıskançlık duyguları belirebilir. Hele bir de kendilerini başkalarından üstün görüyorlarsa, başkalarının yaptıkları işleri hafife alabilir veya engellemeye çalışabilirler. Böyle bir durumla karşılaştığımız takdirde bize düşen, başkaları ne yaparsa yapsın, asla karakterimizden taviz vermemek ve her zaman bize yakışanı yapmaktır. İşin başında kimseyi hiss-i rekabete sevk etmeme adına olağanüstü bir hassasiyet göstermeli, her şeye rağmen birilerinin düzenimizi bozması karşısında ise dişimizi sıkıp sabretmeliyiz. İşin sonunda birileri pişmanlık duyacaksa bu onlar olmalı.