Günümüzde herkesin kendine göre bir doğrusu var. Birilerine göre doğru olan, başkaları açısından eğri görülüyor. Hatta bazen bir şeyin, sırf kendi mensup olduğu grubun dışından gelmesi eğri olarak görülmesi için yeterli oluyor. Farklı fikirlere karşı müdafaa silahı kullanıldığı ve önyargılı yaklaşıldığı için, çoğu zaman bunların doğru olup olmadıklarını tartışma adına uygun bir zemin bulmak dahi mümkün olmuyor. Bazen kendimiz bile inanmadığımız fikirleri demagojilerle savunmaya, sağlam argümanlara dayanan bir kısım fikirleri de yine demagojilerle reddetmeye çalışıyoruz. Fakat bazen söylediklerimize biz bile inanmıyoruz.
Ne var ki günümüzde farklı din ve kültürlere mensup olan insanların iç içe yaşamaya başladığı bir dünyada, bu tür tarz-ı telakkiler devam edip giderse, işin doğrusu ne ailede huzur kalır ne de toplumda. Böylesi bir durumda devletlerarası münasebetlerde ve insanlık çapındaki ilişkilerde de sağlıklı bir noktaya ulaşılamaz.
Sulh Ailede Başlar
Oysaki Kur’ân, وَالصُّلْحُ خَيْرٌ “Sulh, hayırlıdır.” buyurmak suretiyle Müslümanları uzlaşma ve anlaşmaya, başkalarının söz ve fiillerinde de bir hakikat payı olabileceğini kabul etmeye çağırmıştır. Bilindiği üzere bu âyet-i kerime, toplumun en küçük molekülü olan aileyle ilgili nazil olmuştur. Cenâb-ı Hak, eşler arasında yaşanan geçimsizlik ve huzursuzluklar karşısında takip edilmesi gereken yolu göstermiş, hemen boşanmaya gidilmemesi, bunun yerine karşılıklı anlaşmayla, bir şekilde ailenin devam ettirilmesi gerektiğini ders vermiştir.
Şayet Kur’ân-ı Kerim, ailede yaşanan bir sarsıntı, çatlama ve kırılmanın sulh yoluyla çözüme kavuşturulmasını istiyorsa; kasaba, şehir, devlet veya cihan dairesinde yaşanan problemlere sulh ile yaklaşmak evleviyetle gerekli olacaktır. Eğer üç-beş kişiden oluşan küçük bir yapıda sulh hayırlı ise milyonların huzur ve güvenliğinin söz konusu olduğu bir dairede sulh evleviyetle hayırlı olacaktır.