Fakat bu, meselenin bir yanıdır. Bunun yanı sıra mü’minin kulluk vazifesi gereği, ruhunun ilhamlarını muhtaç sinelere boşaltabilme adına her tür insanla temasa geçmeye çalışması gerekir. Zira izole bir hayat yaşayan, zıt fikirlere sahip insanlardan mutlak olarak uzak duran kimselerin, dinlerine ait güzellikleri başkalarına gösterebilmeleri mümkün değildir. Ayrıca farklı kesimlerle münasebetler belli ölçüde devam ettirilmezse toplumda parçalanmalar, kopmalar, cepheleşmeler oluşur. Bu cepheleşmeler de insanları çatışma ve kavgalara götürür. Siz başkalarına doğru bir adım atacaksınız ki onlar size doğru iki adım atsınlar; iki adım atacaksınız ki dört adım atsınlar. Böylece toplumun farklı kesimleri arasındaki ayrılık-gayrılıklar izale edilmiş, ihtilaf ve iftiraklara sebebiyet verilmemiş olur. Dolayısıyla bu tür güzel niyetlerle ulvî maksatlarla bir araya gelmeleri, nefis hesabına atılan adımlardan ayrı değerlendirmekte fayda vardır.
Görüldüğü üzere, nerede nasıl davranılması gerektiğini tayin, zihin cehdi isteyen bir iştir. İnsan, yapılması gerekli olan hizmetlerde hiç kusur etmemeli. Gücü, konumu ve imkânları ne kadarını yapmaya müsait ise onu yapmalı. Fakat sonrasında da, “İhtimal bu konuda yapılması gerekli olan daha doğru, daha güzel şeyler vardı. Fakat benim kabiliyetsizliğime, belki de günahlarıma takıldığından olmadı. Allah’ım, yaptığım küçük şeyleri kabul buyur, yapmam gerekli olduğu hâlde bana ait kusurlardan ötürü realize edilemeyen şeylerden ötürü de beni bağışla!” demelidir. Böyle düşünmesi inanan bir gönül için daha güvenlidir. Yaptıklarının milimi milimine isabetli olduğu iddiası ise Firavuncadır. Böyle düşünen bir insan, Firavun olmasa da üzerinde Firavun sıfatı taşıyor demektir.
49 Bediüzzaman, Lem’alar, s.170 (On Yedinci Lem’a, On Dördüncü Nota, Dördüncü Remiz).
50 Tirmizî, tefsîru sûre (83) 1; İbn Mâce, zühd 29.
51 Mutaffifîn sûresi, 83/14.