İçeriğe geç

Osmanlı’nın İstanbul’un fethine kadar geçen bir buçuk asırlık dönemi, deliler dönemidir desek sezadır. Bilindiği üzere Osman Gazi Hazretleri (rahmetullahi aleyh) Bursa’nın fethine çıktığı dönemde ruhunu çadırda Allah’a teslim etmiştir. Oğlu Orhan Gazi, ömrünü at sırtında geçirmiştir. Murat Hüdavendigar cephede, Yıldırım Han ise esarette ruhlarını Allah’a teslim etmişlerdir. Çelebi Mehmet, sukûtu (düşüş) suûda (yükseliş), tedenniyi terakkiye çevirmek, atalarından tevarüs ettiği emanete yeniden aynı kıvamı kazandırabilmek için ömrünü sancıyla geçirmiştir. İkinci Murat öyle bir hayat yaşamıştır ki onun için “evliyaullahtandı” deseniz zannım o ki yanlış bir beyanda bulunmuş olmazsınız. Fatih’i, İkinci Bayezid’i, Yavuz Sultan Selim’i ve Kanuni’yi de bu kategoride düşünebilirsiniz. Onlar köşklerde, saraylarda, villalarda keyif çatmamışlardır. Oldukça sade ve basit bir hayat yaşamış, bütün ömürlerini dine adamış ve i’lâ-i kelimetullah yolunda imrar-ı hayat etmişlerdir.

Bu yüz elli senelik dönem bizim için “i’tilâ (yükselme) dönemi” olmuştur. Zira bu dönemde dışta genişleyen fütuhatlarla beraber insanların iç dünyalarında da fütuhatlar yaşanmıştır. Gönüller Kur’ân’a yönelmiş, Allah’la irtibat kavi tutulmuş, O’nun karşısında kemerbeste-i ubudiyet içinde durulmuştur. Bu yüzden de Osmanlı’nın en verimli, en bereketli yılları, bu yıllar olmuştur. Daha sonraki asırlarda ortaya konulan bazı başarıların, bir kısım güzel oluşumların arkasında da ilk dönemin bu anilmerkez (merkezkaç) gücü vardır. Ne var ki bu ruh ve mânâ söndükçe, adalet duygusu hakikilikten izafiliğe indikçe, halktan uzaklaşma başladıkça, dünyaya meyl ü muhabbet baş gösterdikçe terakkinin yerini tedenni almaya başlamıştır.

84