Daha farklı bir yaklaşım ve teville a’yân-ı sâniye, esmâ-i ilâhiye hakikatinin suretlerinden ibaret görülmüş ve hakaik-i eşya dediğimiz şey de o esmâ-i sübhaniyenin birer tezâhürü kabul edilmiştir. Burada tavzîhe ihtiyaç duyulan husus şudur: A’yân-ı sâniyenin kıdemi Hazreti Zât’a nisbetle olduğu gibi, esmâ-i ilâhiyenin tezâhürü olan hakaik-i eşya da zaman açısından bir teahhurla değil de, teahhur bizzat itibarıyladır. Şöyle ki, feyz-i akdesle meydana gelen ilk tecellîdeki taayyünâtı sadece Allah bilir. Feyz-i mukaddesle vücûda gelen ikinci tecellînin tezâhürü olan a’yân-ı sâniye ise min vechin ulü’l-elbâba açık bir mezâhir ve mecâlî mahiyetindedir. Bazı kimseler ise buna istidat, kabiliyet ve potansiyel donanımları feyz-i akdesten, her şeyin ikinci taayyün ve inkişafları da feyz-i mukaddes tecellîlerinden demişlerdir.
Bir kısım mutasavvıfîn de, taayyün-ü sânî’ye, a’yân-ı a’yân-ı sâbite demiş, ikinci mertebeyi bu unvan ile yorumlayıp değerlendirmiş ve a’yân-ı sâbitenin ilim mertebesinden daha belirgin bir taayyünle zuhur ve inkişafını bu unvanla yâd etmişlerdir. A’yân-ı sâbite ve a’yân-ı sâniyenin daha farklı isimlerle yâd edildiği de görülmüştür. Mesela; bazıları a’yân-ı sâbiteye “suver-i ilmiye”, “mâhiyât-ı basîta”, “şuûnât-ı zâtiye”, “hurûf-u âliye” ve “ilm-i gayb-ı mutlak” dedikleri gibi, a’yân-ı sâniyeye de “suver-i hâriciye”, “tezâhür-ü esmâ-i ilâhiye”, “mezâhir-i şuûnât” diyegelmişlerdir.