Taayyün-ü sânî’ye –ona ayn-ı sâniye de denir– gelince o, bütün esmâ-i ilâhiye ve sıfât-ı sübhaniyenin farklı mecâlî ve mezâhirde, tecellî-i vâhidiyet ve tecellî-i ehadiyet dalga boyunda, umum şuûn-u rabbâniye ve itibârât-ı sübhaniyenin unvanı kabul edilegelmiştir. Evet, değişik varlıkların hâricî vücud açısından ortaya çıkmadan evvel ilm-i ilâhîdeki taayyünlerine a’yân-ı sâbite veya âlem-i ceberût dendiği gibi, her şey ve her nesnenin kendilerine bahşedilen istidat ve kabiliyetlerine göre farklı aynalar halinde esmâ-i ilâhiyeye müstenid onu duyurup hissettirmelerine ve tecellî-i ehadiyet –bazılarına göre tecellî-i vâhidiyet– çerçevesinde levh-i mahv u isbata aksedişlerine de a’yân-ı sâniye denmiştir. Bu arada, a’yân-ı sâniyeyi hilkat merâtibi veya katmanları açısından âlem-i ervâh gibi fizik ötesi varlıklarla yorumlayanlar da olmuştur.
Bir kısım sofiye ise şuûn ve itibârât-ı zâtiyedeki ilk ilmî belirlemelere a’yân-ı sâbite, her şeyin “min haysü hüve hüve” inkişaf ve tebellür etmesine de a’yân-ı sâniye –müfredine de ayn-ı sâniye– demişler; demiş ve bunlara, taayyünleri itibarıyla a’yân ismini vermiş, ilm-i ilâhîdeki sübutları açısından da sâbite ekini ilave etmişlerdir. Bazı mütekellimînce, bunların hâriçte zuhûr ve adem-i zuhurlarına bakılmadan hepsine birden “hakaiku’l-eşya” denmiştir ki, bu ifade “usûlüddîn” ulemâsınca da önemli bir esasın unvânı olmuştur. Bütün bu ayn’lara, zılliyet planında da, vücûda mazhariyetlerinden sonra da a’yân-ı sâbite dendiği de ayrı bir konu…