İçeriğe geç

İbn Arabî ekolüne mensup olanlar, Cenâb-ı Hakk’ın isim ve sıfatlarını Zât’ının aynı görmüş ve bunu tevhidin gereği saymışlardır. Dahası, sıfatları da kendi içlerinde birbirinin aynı kabul etmiş; meselâ, “Kudret” ve “İlim” sıfatlarını Cenâb-ı Hakk’ın Zât’ının aynı gördükleri gibi, bunların birbirinden de farklı olmadıklarını söylemişlerdir. Onlara göre isimler, sıfatlar ve şe’nlerde icmalî birer zuhur, birer belirlenme söz konusudur ki, buna “taayyün-ü evvel” ve “ehadiyet” mertebesi; her şeyin tafsilen husul ve zuhuruna da “taayyün-ü sânî” ve “vahidiyet” mertebesi demişlerdir. Böyle bir telakkinin neticesi olarak, mümkinâtın hakikatini de “âyân-ı sâbite” şeklinde görmüşlerdir ki, bu da bütün şu fizik âleminin vücud-u haricîsi bulunmayıp, müşâhede ettiğimiz her nesnenin aynalara akseden resimlerden farklı olmadığı, hatta Câmî’nin ifadesiyle, müşâhede ettiğimiz her şeyin hayalden ibaret bulunduğu mânâsına gelir. Onlara göre, “kesret” dediğimiz âlem de işte bu hayalî levhaların mecmuudur ki, böyle bir âlemin ilk basamağını “taayyün-ü ruhî”, ikinci kademesini “taayyün-ü misalî” ve üçüncü mertebesini de “taayyün-ü cesedî” teşkil etmektedir.

109