İçeriğe geç

İşte pek çok garip ahvâlin kapı araladığı böyle olağanüstü bir durumda tabiatları sekir ve istiğraka açık kimi ruhlar edeb, hürmet ve huşû gibi şuuraltı müktesebât serhaddini aşıp, سُبْحَانِي مَا أَعْظَمَ شَأْنِي1 diyebilmiş; kimileri, Hakk’ın envâr-ı vücudu ile her şeyin muzmahil olup gitmesini, sadece hâl ve zevk mizanlarıyla değerlendirerek Cenâb-ı Hakk’a karşı edeb ve saygıyla asla telif edemeyeceğimiz “Ene’l-Hak” türünden sözlerde bulunabilmiş; kimileri, hâl ve zevkini ifadenin yanında temkin ve saygının da sesi-soluğu kabul edeceğimiz:

مَكَانَمْ لَا مَكَانْ بَاشَدْ نِشَانَمْ بِي نِشَانْ بَاشَدْ
نَه تَنْ بَاشَدْ نَه جَانْ بَاشَدْ كِه مَنْ أَزْ جَانْ جَانَانَمْ
دُو دِيدَه چُونْ پِـيرُونْ كَرْدَمْ دُو عَالَمْرَا يَكِي دِيدَمْ
يَكِي دَانَمْ، يَكِي گُويَمْ، يَكِي جُويَمْ، يَكِي خَوانَمْ

“Mekânım lâmekân, nişanım da bînişan oldu; zira ben Cânân iklimindeyim; iki gözümü de kaldırıp attım, iki âlemi bir görmeye başladım. Artık sadece Bir’i biliyor, Bir’i söylüyor, Bir’i arıyor ve (her şeyde) Bir’i okuyorum.” (Mevlâna) gibi sözlerle nefes alıp vermiş; kimileri, cezbin büyüsü, huzurun haşmeti, belki de tecellînin dehşetiyle: “Bana Hak’tan nida geldi, gel ey âşık ki, mahremsin / Bura mahrem makamıdır, seni ehl-i vefa gördüm / Mekânım lâmekân oldu, bu cismim cümle cân oldu / Nazar-ı Hak ayân oldu; özüm mest-i likâ gördüm.” (Nesimî) misillü beyanlarıyla sermest-i câm-ı aşk bir tavır sergilemiş; kimileri de:

“Varım ol Dost’a verdim hânümanım kalmadı
Cümlesinden el yudum pes du cihanım kalmadı;
Çünkü hubbullah erişti çekti beni kendine
Açtı gönlüm gözünü artık humarım kalmadı.”
(Ahmedî)
29