İçeriğe geç

Hakikatü’l-Hakaik, bütün hakikatleri câmi olan ehadiyet mertebesini (bazılarına göre vahidiyet mertebesi) ifadede kullanılan bir tabirdir ki, bazıları buna “Hazretü’l-cem”, “Hazretü’l-vücud” ve “Gaybu’l-guyûb” da demişlerdir. Bu yüce hakikati “min haysü hüve” müteayyin görmek ve izafî hakikatler gibi düşünmek ya da tasavvur etmek caiz değildir. Hakk’ın Zât’ı için bîperde zuhur söz konusu olmadığı gibi, Hakikatü’l-Hakaik’ten de min haysü hüve –min haysü ente değil– söz edilemez. Bu babtaki mâlûmiyet ve muayyeniyet esmâ ve sıfât-ı sübhaniye itibarıyladır.. evet, Cenâb-ı Hak bütün ıtlâkattan münezzeh ve müberradır; zira her ıtlak aynı zamanda bir takyîd ve tahdîd demektir; bu türlü kayıtlar ise bize ait avârızdandır. Hakk’ı, Hak makamında, halkı da halk zemininde görmek dinî bir esastır. Bunun aksine bir mütalâa ise apaçık bir halt ve karıştırmadır. Kullara düşen vazife, Hakk’a karşı tam bir teveccüh içinde bulunarak şer’-i şerif rehberliğinde ve mârifet azığıyla her zaman O ihata edilmeze yürüme ve kendi uzaklıklarını aşma gayreti içinde olmaktır. Konuyla alâkalı bir Hak dostu şunları söyler:

“Âlem-i kesretten ey sâlik firar eyle yürü,
Ferd ü Vâhid bârgâhında karar eyle yürü;
Rûy-i vahdet görmek istersen bu kesretten eğer,
Saf kıl mir’ât-ı kalbin, tâbdâr eyle yürü;
Kimi Kâbe, kimi Arş’ı etmede dâim tavaf
Sen harîm-i kurb-u Hakk’ı ihtiyar eyle yürü;
Bu sülûk erbâbının yoktur nihayet seyrine,
Kande ersen mâverâsına güzâr eyle yürü.”
(İsmail Hakkı)
50