den de hiç farkına varmadan kalbini öldürür, iyiliklerini tüketir, günah yüklerini sırtlanır. Zira hasedin ve kıskançlığın hem kalbi öldürme hem de yapılan iyilikleri bitirme gibi bir özelliği vardır. Hatta insan bir süre sonra içindeki çekememezlik ve haset ateşini söndürmeye çalışmadığı, bu hislerini gemlemediği takdirde bunları fiiliyata döker ve günah işlemeye yönelir. Bunlar da onu perişan duruma düşürür, bitirir. Tıpkı Kâbil’i bitirdiği gibi. Öyleyse insana düşen, Allah’ın takdirine rıza göstermek, içindeki haset ve kıskançlık duygusunu akıl ve iradesiyle tadil etmektir.
Hâbilce Duruş
Bahsi geçen kıssada dikkat çeken hususlardan bir diğeri de Kâbil’in öldürme teşebbüsü karşısında Hâbil’in takındığı tavır-
dır. Kur’ân onun bu tavrını şu sözlerle anlatır: َ لَئِنْ بَسَ طْتَ اِلَىَّ يَدَ ك
“ لِـتَـقْتُـلَن۪ى مَآ اَنَا بِبَاسِ طٍ يَدِ ىَ اِلَيْكَ ااِلِ َقْـتُـلَكَ ۚ اِنّ۪ىٓ اَخَافُ اهللَ رَبَّ الْعَالَم۪ ينَYemin ederim ki sen beni öldürmek için el kaldırsan da ben seni öldürmek için el kaldırmayacağım. Çünkü ben, âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım.” Hâbil’in bu sözleri ,bizlere mümkün olduğu sürece mukabele-i bi’l-misil (aynen karşılık verme) kaide-i zalimanesine göre hareket etmemeyi öğüt veriyor. Bu demek değildir ki; yeri geldiğinde meşru müdafaa hakkını kullanmayalım. Bilakis insan, dinini, nefsini, ırzını, malını korumakla mükelleftir. Meşru müdafaa adına yapılan fiiller günah ve suç sayılmaz. Hatta insan, korunması gereken bu temel değerleri korurken ölürse şehit sayılır.
Bütün bunlarla birlikte, korumamız gereken şeyleri korumada zaafa düşmeden elden geldiğince olumsuzluklara nazar-ı müsamaha ile bakabilmek, –her zamanki tabirle söyleyecek olursak– dövene elsiz, sövene dilsiz, gönül koyana gönülsüz kalabilmek insanî münasebetleri geliştirebilme ve toplumsal ve evrensel barışı tesis edebilme açısından çok önemlidir. Birileri bize diş gösterse de “Ne yapalım, Allah bize ısırmak için diş vermemiş ki