Hz. Eyyûb ve Hz. Yunus’un maruz kaldığı sıkıntıların ikisi de bir yönüyle musibet-i dünyeviyedir. Zira onların dünyevî hayatlarını tehdit etmiştir. Eğer musibet-i dünyeviye karşısında bu ölçüde tazarru ve niyazda bulunmak icap ediyorsa, musibet-i diniye karşısında gece gündüz Allah’a yalvarıp yakarmamız, başımızı yere koyarak içimiz yırtılırcasına Cenab-ı Hakk’a tazarru ve niyazda bulunmamız gerekir.Dine gelen musibetlerin sadece ferdî dehalarla, diplomasiyle, ferasetle, sevk ve idareyle halledilmesi çok zordur. Bu konuda Cenab-ı Hakk’a sığınılması ve kulluk adına liyakatin ortaya konulması gerekir. Müslümanların Cenab-ı Hak’la münasebetleri zayıfsa, onlar Nebiyy-i Ekrem Efendimiz’in yolunda değillerse, Allah onları karşı tarafın güç ve kuvvetiyle değil, kendi güçsüzlükleriyle mağlup eder. Karşılarındaki düşman bir sinek dahi olsa hezimete uğrayabilirler. Ama Allah’la münasebetleri kavi ise Allah, kendisiyle birlikte olanları düşmanlarına yem etmez.
Musibet-i Diniye Karşısında Duyarlılık
Neylersiniz ki dine gelen musibetler noktasında yeterli duyarlılığa sahip değiliz. Bunun nasıl Allah belası bir dert olduğunu bilemiyoruz. İslam’ın dertleriyle dertlenemiyor ve bunların ızdırabını içimizde duyamıyoruz. Bu konuda ciddi tahşidata ve rehabiliteye ihtiyacımız var. Neyin önemli neyin önemsiz olduğu noktasında insanların çok iyi yetiştirilmesi gerekiyor. İmanın öneminin bir kere daha ruhlara duyurulmasına, imansızlığın insana kaybettireceği şeylerin çok iyi anlatılmasına ihtiyaç var. Oturup kalktığımız yerlerde sürekli bu konuların müzakere edilmesi gerekiyor. Cennet ve Cehennem’in hafife alınacak yerler olmadığını, Allah’tan kopuk yaşamanın hayatı nasıl zindana çevireceğini, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yolundan ayrılmanın bizi nasıl dalalete sürükleyeceğini insanlara çok iyi anlatmalıyız.Maalesef Müslümanlar, son birkaç asırdır din ve diyanetleri adına üst üste musibet ve felaketlere maruz kalsalar da bunun