Yakîn, tevhide ermektir. Yakîne eren bir insanın ne başkasından korkusu, ne de başkalarından ümit ve recası olur. Onun her şeyi Allah’tandır. Çünkü o, hayır ve şerrin bütünüyle Allah’tan geldiğine artık her hâliyle nigehbandır.
İşte, bu yönüyle yakîne eren bir insan, fütursuzdur, pervasızdır. O, ölümü gülerek karşılar. Öyle ki o daha dünyada iken ahireti yaşamaktadır. Özlediği bazı yerleri de ölüm burakına binince göreceği inancındadır. Onun için de hep sevinçlidir. Bir hadis mealinde yakîn ehli şöyle anlatılır:
“Benim ümmetimin içinde öyle mert insanlar vardır ki, onlar halk içinde mütebessim dururlar. (Bu, Allah’ın nimetlerine tercüman olmanın ifadesidir.) Gecelerini de âh u vâh içinde geçirirler. (Bu da Allah’ın azabından korkmalarının ifadesidir.) Onların kalıpları, maddî yapıları dünyada, mânâ yapıları ise semadadır.”3
Dünya ve ahireti beraber mütalâa eden ve böylece vahdet şuuruna eren yakîn ehli olabilmek, her mürşit için gaye-i hayal hâline gelmelidir. Bizim beklediğimiz ve özlediğimiz mürşit tipi işte budur. O mürşit ki, dünyaya dünya cihetiyle zerre kadar temayülü yoktur ve yine o mürşit ki, irşad vazifesi olmasa, şu denî dünyada bir an bile kalmayı düşünmez. İşte Mesih soluklu, Muhammedî ahlâklı mürşitler bunlardır. Ve her mürşit de aslında böyle olmalıdır.
Mesnevi’yi şerh eden Tahirü’l-Mevlevî anlatıyor:
Dipnotlar
- 3 el-Hâkim, el-Müstedrek 3/19; el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân 1/478.