İçeriğe geç

Tabiî ki bu, onların düşüncesidir. Sa’d b. Ebî Vakkas gibi bir sahabinin, namazını tadil-i erkân ile kılmadığını kabul etmemiz mümkün değildir. Ancak burada bizim üzerinde durmak istediğimiz husus, halkın devleti nasıl denetlediğini göstermektir. Halk, devleti devamlı ve kesintisiz olarak denetler, devlet de aynı şekilde halkı kontrol altında tutar. Böylece denge ve adalet korunmuş; halkla beraber devlet de münkerâta girmekten kurtulmuş olur.

Bugün, İslâm âlemini bu kriterler çerçevesinde değerlendirdiğimizde, ne halkın, ne de devletin kendine düşen vazifeyi yaptığını söylemek mümkün değildir. Öyle ki, insanlar, ahlâksızlığın hemen her çeşidini irtikâp ederken, devletler buna kayıtsız kalmakta; hatta değişik ad ve unvanlar altında onları korumaya yönelik kanunlar vaz’etmektedirler. Bugün, değişik ülkelerde devletler eliyle işletilen münkerât, bunun apaçık örneğidir. Kaldı ki ahlâksızlıkları önlemek devletin asıl görevidir. Hatta bu sorumluluğunu yerine getirmek için, cezaî müeyyideler de kullanmalıdır. Fert, hırsızı cezalandıramaz, zina edene had tatbik edemez.. evet o, cezaî müeyyidelerden hiçbirini kendi adına kullanamaz. Aksi hâlde anarşi olur; sokağa dökülen herkes, önüne gelene ceza tatbik etmeye kalkarsa, nizam adına kargaşa hâkim olur.

Buradan şu neticeye varmak mümkündür: “Emr-i bi’l-mâruf nehy-i ani’l-münker”in bir devlete ait sınırı vardır; ve o sınırda ancak devlet icraatta bulunabilir. Fert o sınıra giremez. Bir de fertlere ait bir sınır vardır ki, o da fertlerin bu vazifeyi kalbleri ve dilleriyle yerine getirmeleridir. Meselâ; zinanın, hırsızlığın, ihtikârın, tefeciliğin kötü olduğunu anlatıp, bu gibi hastalıkların cemiyet içinde yayılmasına mâni olmaya çalışmak; herkese düşen bir vazife ve içtimaî sorumluluktur.

42