İçeriğe geç

Bizler için tanınan hayat hakkı, ferdî ve içtimaî şuur ve bu şuurun sevkiyle teşkil edilen cemiyet ve bu cemiyetin salâhı, şükrünü eda etmekten âciz olduğumuz büyük ve çaplı nimetlerdir. Ayrıca, şahsî hayatımızı donatan sayısız nimetlerin yanında, hayatımızı ilim ve salih amelle süslememize müsaade buyrulması ve neticede de Cennet ve Cemal-i Bâki’yle müşerref olma gibi nimetlerin bizi beklemesi, takdir ve hayranlıkla sinelerimizi coşturacak büyük atiyyelerdir. Hele bu saadete erebilmemiz için “lütfen” hürriyetin ihsan edilmesi, kelimelerle anlatılacak gibi değildir.

Evet, hürriyet büyük bir nimettir. Hakikî mânâ ve tonunu da Allah’a kullukta bulur. Biz kayıt ve prangalarımızın bir ucunu Cenâb-ı Hakk’a teslim ettiğimiz zaman gerçek hürriyete kavuşmuş oluruz. Mevlâna’nın: “Her köle azad olduğu zaman sevinir. Ben ise, Sana köle olduğum zaman şâd ve mesrurum.” ifadesi bu hakikati ne güzel izah eder.

Cenâb-ı Hak bizi kendine bağlamakla bize hürriyet vermiştir. Hürriyet; insanın kendi hukukuna mâlik olması demektir. Kendini idare edecek bir hukuka mâlik olmayan insan esir ve köledir. Binaenaleyh vaz’-ı ilâhî olan kanunlarla idare edilmeyen ve bu kanunları tahrip edip değiştiren, beşerî kanunlarla insanı idare etmeye çalışan kimseler, bizi, kayıt ve esaret altına alıyorlar demektir. Onun içindir ki, Allah’a kulluğu kavrayamamış bir kimsenin hürriyetinden de söz edilemez. “Ben hürüm ve Allah’ın kuluyum.” diyebilme, vahdetin ifadesidir. “Başkalarının görüp gözetmesi altında hayatımı düzenliyorum. Başkalarının koyduğu kanunlarla idare ediliyorum.” mânâsına gelen bir ifade ise, esaret ve köleliği itiraftır.

204