Evet insanın, her şeyden önce kendi benliğinin çerçevesini belirlemesi gerekir. Yani o, “Bende bir irade, duyma, bilme, düşünme, yorumlama, azim, cehd… gibi hassalar var.” diyerek bunları tespit edip, sonra bir kısım mukayeseler yaparak bunları kendisine ihsan edeni bulabilir. Meselâ insan, yemek yerken, sadece ağzına lokmayı götürüp boğazından midesine gönderene kadar, kendisine verilen iradeyi kullanır. Artık bundan sonra, insanın elinde olmayan ve müdahale imkânı da bulunmayan bir dizi sistem devreye girer. Buradan hareketle insan, “Gücümün yetmediği, kudretimle halledemediğim, benimle alâkalı olduğu hâlde farkına bile varamadığım, tamamen benim iradem dışında cereyan eden birçok hâdise var ki, bütün bunlar, beni çok iyi bilen ve tanıyan birisi tarafından idare ediliyor.” diyerek eşya ve hâdiseleri evirip çeviren sonsuz Kudret Sahibi’ni bulabilir.
Netice itibarıyla bu tefekkür seyahatini tamamlayan insan, Yunus misali benliğini âdeta bir kristal gibi taşa vurarak kırar.. kırar ve benlikten vazgeçmenin meyvelerini devşirmeye başlar. Böylece insan, fenâ fillâha giden yolda, vuslatın her an biraz daha artan cazibesiyle mest ve sermest olarak adım adım hedefe doğru yaklaşır.
Namaz ve Secde
Muhakkikîn-i ulema, namaz rükünleri arasında yer alan secdeyi, “insanın ulaşabileceği en son zirve” olarak kabul eder ve “diğer rükünler, secdeye ulaşabilmek için birer basamak hükmündedir.” derler.