İşte devlet, âmmenin beytülmâlini bu mevzuda kullanmak suretiyle, iktisadî ve ticarî hayattaki dalgalanmaları önler. Memleketin varidatına (gelirlere) göre, ciddî bir plan içinde yatırım ve harcamaları ayarlar. Bu itibarla Beytülmâl-i âmme bir bakıma maliye bir bakıma da Devlet Planlama Teşkilatı gibi çalışır. Raşid Halifelerin sistemi bu idi. Emevî, Abbasî, Selçuklu ve Osmanlının, tam uydukları ve riayet ettikleri zaman sistem buna yakındı.
İslâm’dan ellerini gevşetenler uygulama ve tatbikatta tekâsül (tembellik) gösterdikleri ve işi aksattıkları zaman baş aşağı gittiler. Evet, göklerin ve yerin dili ve lisanı olan Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyan’dan, hayatın hangi safhasına dair olursa olsun, küçük bir inhiraf hem ferdi hem aileyi hem de cemiyeti baş aşağı getirir. Tarih bunun en açık delilleriyle mâlemâldir.
Âmmeye ait beytülmâlin kendine göre eda ettiği fonksiyonları vardır. Bunlardan bazılarını şöyle sıralamak mümkündür:
a. Âdil Gelir Dağılımı
Allah Resûlü fertler arasında hiçbir ayırım yapmadan malı taksim ediyordu. Bu taksimde ferdin içtimaî yönü veya bir başka meziyeti, tercih sebebi değildi. Aynı durum Hz. Ebû Bekir zamanında da devam etti. O da fertler arasında hiçbir ayırım gözetmeden taksimatta bulundu. Hz. Ömer ise, işe vaziyet edince bu türlü taksimatı bazı mülâhazalara binaen kısmen farklı bir şekilde uygulamıştı.
Evet, o, taksimatını Ehl-i Beyt-i Resûlullah’a ve Efendimiz’in zevcelerine fazla vermek şeklinde ele aldı. En çok maaş alan, Peygamberimiz’in zevceleri idi. Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (radıyallâhu anhümâ) Bedir’e iştirak edenler dahil herkesten fazla maaş alıyorlardı. Hz. Ömer onlara on iki biner dinar veriyordu.