Hz. Osman aileden zengin idi. Babadan, dededen kalma serveti vardı ve ticaret yapıyordu. Halife olmadan önce hem Efendimiz devrinde hem de raşid iki halife devrinde Şam ve Yemen arasında büyük kervanlar teşkil ediyor ve ticaret yapıyordu.
Hz. Osman çok zengindi ama, bununla beraber, Allah yolunda her şeyini infak etmesini biliyor ve gidip Mescid-i Nebevî’de veya Mescid-i Haram’da kumlar üzerinde yatıyordu. Hem de o bütün bunları, idare ettiği devletin bizim devletimizden otuz-kırk kat büyük olduğu bir dönemde yapıyordu. Aynı zamanda o dönemde halk arasında zekâta muhtaç tek bir insan da bulunmuyordu.
O böyle davranırken çok rahattı. Çünkü, Resûl-i Ekrem’in getirdiği saf hayatın muktezası bu idi ve kendinden öncekilere vâsıl olabilmesi de ancak bu yolla mümkün olabilecekti. O, bütün kalbiyle buna inanıyordu.
İşte, Beytülmâl-i hâs böyle emin insanların elindeydi ve bu şekilde sarf ediliyordu. Zaten Allah’tan çok korkan ve kendi muhasebesini bu mehâfete bağlı götüren ve her an ahirette hesap verme endişesiyle tir tir titreyen böyle insanların beytülmâlde suiistimal etmeleri asla ve kat’a düşünülemezdi. Çünkü o insanlarda ruh yüceliği vardı ve çünkü o insanlar, insanı zelil kılan lüks ve israftan çok uzaktılar…
Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali kumda da yatsalar, onlar meleklerden daha azizdirler. Hayatını onların hayat çizgisinde sürdüremeyen reisleri ise, kuş tüyü yataklarını en mutena yatak odalarına serseler bile, İslâm nazarında hiçbir kıymete tekabül etmez.
Tabiî ki, her iki zümrenin icraatı da kendisine göre olacaktır. Hak ve adalet açısından Cibril’le omuz omuza yaşayan insanlarla, tiranlar gibi yaşayanların bir olmayacaklarını -bilmem ki- tavzihe gerek var mı..!