İçeriğe geç

Geri kalışımızın kusuru ne Osmanlı’da ne de Selçuklu’da aranmalıdır. Eğer onların kusurları birse, biz 20. asırda o kusurların bin katını irtikâp etmişizdir. Hiç olmazsa bu işlediklerimiz bizi kendimizden utandırmalı ve ecdadımıza dil uzatmamıza mâni olmalıdır. Bizim, her şeyimizle kendimize karşı yabancılaşınca, yıkılışımızın da o nispette süratlendiği bir gerçektir. Hâlbuki onlar, gelecek nesillerin takdirine vesile olabilecek sayısız eserler bırakmışlardır. Bizler şimdilerde bunu bizzat görüp takdir ediyoruz.

İlim, bizim bağrımızda boy atmıştır. Avrupa’nın asırlarca üniversitelerde okuttuğu nice kitapları Müslümanlar yazmışlardır. Bizdeki astronomi ve tıp adına yapılan keşifler Batılıyı hayret içinde bırakmıştır. Mâşerî vicdan bizde onlardan çok önce uyanmıştır.

Ama her nedense bizde müthiş bir ecdat düşmanlığı var. Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi, Mevkıfü’l-Akl adlı eserinde, Türk milleti kadar ecdâdından kopuk ve ecdâdına söven hiçbir millet görmediğini söyler.

Ben Münih’teki bir müzeyi gezerken ona daha çok hak verdim. Müzede en eski devirlerden başlayarak kendi devirlerine kadar gelip geçen bütün ilim ve fikir adamları zikrediliyor ve mermer bir levhada onların hayat hikâyeleri anlatılıyordu. Haklarında söylenen sözler hep senâkâr ifadelerden ibaretti.

Belki günümüzün keşif ve buluşlarıyla o insanların dün söyledikleri taban tabana zıt şeylerdi. Buna rağmen ceht ve gayretlerine saygı duyuluyor ve o insanlar göklere çıkarılıyordu. Orada adı geçen insanlar arasında belki kendilerine uydurma bir meziyet isnat edilenler de vardır. Ama hiçbir Alman bunu araştırmamakta ve o insanları hep büyük olarak tanımaktadır.

452