Dinî kaynakların bize ulaştırdığına göre Mecusiler, İmam-ı A’zam Ebû Hanife Hazretleri’ne bazı sorular tevcih etmişler ve ondan muknî cevaplar istemişlerdi. İlim, fen ve teknik sahasında fikrî cevelanın, hukuk, fıkıh ve içtimaiyatta önemli gelişmelerin söz konusu olduğu o dönemde, Mecusiler Ebû Hanife Hazretleri’ne “Biz Allah’a inanmıyoruz.” dediler. Ebû Hanife Hazretlerinin bulunduğu çevre itibarıyla etrafta çok Mecusi vardı. Çünkü Kûfe toprakları eskiden Mecusilerin fazlaca bulunduğu bir yerdi.
Ebû Hanife Hazretleri onlara her şeyi çok basit üslûpla anlattı: “Deniz içindeki bir vapurun, yüzlerce dalga arasında rahatlıkla bir sahile doğru gittiğini, bu dalgaların onun istikametini değiştirmediğini görseniz, bu ustaca yüzdürülen vapuru, bu deryada yüzdüren ve fevkalâde bir maharetle onu idare eden bir zatın var olduğunda tereddüt eder misiniz?” deyince onlar hepsi birden “hayır” dediler. Hz. İmam bunun üzerine: “Öyle ise; şu yıldızlar, şu koca kâinat, şu küre-i arz âdeta bir denizin içinde, hem de ahengi bozulmadan yüzüyor; bunun kendi kendine olmasına nasıl ihtimal verebiliyorsunuz?” diye sorar. Bunun üzerine Mecusiler, “Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Resûlullah.” derler.
Bu, seviyeye göre bir hitaptır; kimilerine göre basit görülebilir; kimilerine göre de yeterlidir. Bu üslûbun mantıkiliği ne ölçüde olursa olsun belli bir seviyedeki kimseler için yeterli olabilir. Daha ileri yaşlarda, daha derin düşünce buudlu konular üzerinde durularak aynı esasların sağlamlığı vurgulanabilir. Kâinatı, insan ve insanın iç-dış yapısını bir örnek olarak verebiliriz. Evet, insanın beyni, gözü, iç mekanizması, hücresi, hücre sistemi, anatomisi, fizyolojisi başımızı döndürecek harikulâdelikte yaratılmıştır. Değişik yaş-baş ve seviyeye göre teker teker bu konulardan her birerleri ilmî esaslar çerçevesinde anlatılırsa yeter zannediyorum.