İçeriğe geç

Dil açısından âyet-i kerimedeki nüktelere gelince; Kur’ân-ı Kerim, daha önceki âyetlerde mü’minleri Allah’a iman etmeleri, emn ü eman içinde olmaları, emniyet telkin etmeleri, vefakâr olmaları gibi mümeyyiz vasıflarla; kâfirleri ise inzar ve adem-i inzarın yani uyarılmanın ve uyarılmamanın haklarında müsavi olması, kalblerindeki bütün istidat ve kabiliyetleri köreltip ruhlarındaki inkişaf istidadını öldürmüş olmaları ve böylece inkâr eksenli ikinci bir fıtrat kazanmaları gibi mümeyyiz vasıflarıyla ele almaktadır. Zira kâfirler de her insan gibi, yaratılış itibarıyla hakka açık bir fıtrata sahip olarak dünyaya gelmişken, iradelerini kötüye kullanmaları ve kendilerini imanın diriltici iklimine taşıyacak istidat ve kabiliyetlerini köreltmeleri neticesinde ثُمَّ قَسَتْ قُلُوبُكُمْ “Sonra kalbleriniz katılaştı.” (Bakara sûresi, 2/74) veya فَطَالَ عَلَيْهِمُ الْأَمَدُ فَقَسَتْ قُلُوبُهُمْ “(Kitab’ı tanımalarının üzerinden kendilerince) uzun zaman geçmesi sebebiyle, onlarda ülfet ve kanıksama meydana gelmiş, neticede kalbleri katılaşmıştı.” (Hadîd sûresi, 57/16) âyetlerinde ifade edildiği gibi inkâr edalı ikinci bir fıtrat kazanmışlardı. Evet onlar, imana açık o ilk fıtratlarını değiştirip kabiliyetlerini kaybetmiş ve kaskatı kesilerek âdeta birer taş hâline gelmişlerdi ki, ثُمَّ قَسَتْ قُلُوبُكُمْ مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ فَهِيَ كَالْحِجَارَةِ أَوْ أَشَدُّ قَسْوَةً “Sonra kalbleriniz katılaştı, artık onlar taş gibi, hatta ondan da katı!” (Bakara sûresi, 2/74) âyet-i kerimesi de işte bu hakikate işaret etmektedir.

226