buyurur ki, mü’minler sağları-solları, önleri-arkaları pür-nur yürürken ve muradlarına ererken, münafıklar dökülüp yollarda kalmanın ezikliği ile, “Dönün, bir parça bize bakın da bütün bütün karanlıkta kalmayalım.” derler. Bu, “Bir parça bizi de nurunuzla gözetin.” anlamına da gelir. Mü’minler de onlara: “Dünyada dönüp durup hep döneklik yaptığınız için dönün kapkaranlık dünyanızda –bulabilirseniz– bir ışık arayın.” derler. Bu muhavere devam ederken birden bire perdeler iner, arada engebeler, sütreler oluşur ve bu diyaloğa son verilir. Surun, sütrenin sadece mü’minlerin gireceği tek kapısı vardır ki, içeride kâbil-i idrâk olmayan engin bir rahmet, sütre berisi ve dış tarafta da tarifi imkânsız bir azap vardır. Azabı tadanlar çığlık çığlık bağırırlar: “Dünyada sizinle beraber değil miydik?” Ama nafile...
İsterseniz şimdi geriye dönelim. Evet, görüldüğü gibi mesele iki şekilde cereyan ediyor: Bir hayra davet, bir de şerre. Konuyu şerre davet olarak ele aldığımızda şöyle anlayabiliriz: اسْتَوْقَدَ نَارًا, bu ateşi yakan kimse insanları şerre davet etmekte, fitne çıkarmakta, halkı kandırmakta, onlara boş ümniye ve kuruntular vaat etmekte, onları bir kısım idealler arkasında sürüklemekte, ütopik fikirlerle onları meşgul etmekte, yalancı bir ışık yakmaktadır. Işık yakma sözü Türkçede de bu mânâda kullanılır. اسْتَوْقَدَ نَارًا beyanında sarahat yok; bu kim olursa olsun.. Abdullah İbn Übey İbn Selûl, Ka’b İbn Eşref veya başkası... fark etmez. Tabi bunların ışıklarının sönmesi, hâliyle fitne ateşlerinin sönmesi demektir.
ذَهَبَ اللّٰهُ بِنُورِهِمْ Işıklarını Allah aldı götürdü ve gözleri görmez oldu, işleri de altüst. Allah onların fitne ateşlerini işte böyle söndürdü.