İşte bunları işaretleme adına Kur’ân-ı Kerim أَلَۤا إِنَّهُمْ هُمُ الْمُفْسِدُونَ sözüyle onları faşediyor. Evvela, أَلَۤا ile dikkat çekiyor ve “Uyanık olun, dikkat etmezseniz aldanırsınız.” diyor. Sâniyen, onların إِنَّمَا نَحْنُ مُصْلِحُونَ demelerine karşılık إِنَّهُمْ هُمُ الْمُفْسِدُونَ diyor ve onların gerçek yüzlerini ortaya koyuyor. Ayrıca, onların اَلْمُصْلِحُون ıslahçılar değil, اَلْمُفْسِدُونَ fesatçılar olduklarını vurguluyor.. Ve وَلٰكِنْ لَا يَشْعُرُونَ beyanıyla da onların şuursuzluklarını hatırlatıyor.
Şuur kelimesi üzerinde dururken, onun bir iz’an olmadığını görmüştük. Evet o, bir inanç değildir ki insanı amele sevk etsin, bir ilim değildir ki tefekküre esas teşkil etsin, akıl değildir ki, birbirinden farklı lemhalarından makûl bir sonuca ulaşsın. O, esas itibarıyla sadece cismanî ve ruhanî bir kısım müşâhede ve duyuşların lemhalarını aksettirmektedir. Buna göre şöyle denebilir: Bunların şuurları o kadar az ki, herc ü merce sebebiyet vermekle döktükleri kanı bile görmüyorlar. Hatta öldürdükleri nebileri bile göremiyorlar.
Ayrıca Kur’ân-ı Kerim, اَلْمُفْسِدُونَ sözüyle, müfsitlerin belli ve bilinen kimseler olduklarını da işaretliyor. Evet, onlar bellidirler, zira Bedir’de kafa karıştırıp bir kısım sahabe-i kiram’ı da farklı düşüncelere çekerek ordu içinde bozgunculuk yaptılar. Uhud’da bir hayli sahabinin kafalarını çelip araya ihtilaf attılar... keza Tebük hâdisesinde bozgunculuk çıkarıp Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) yalnızlaştırmaya çalıştılar. Hususiyle bunlardan bazıları durmadan bozgunculuk yapıyor ve kafa karıştırıyorlardı. Gün geldi Hayber’de toplandılar ve orayı âdeta bozguncuların kalesi hâline getirdiler.