Söz buraya gelmişken şunu ifade etmeliyim ki, keşif ve keramete talip olmamak esastır. Hakiki ehlullah bunları çerez olarak değerlendirmişlerdir. Ehl-i tahkik, keşif ve keramete gönlünü bağlayan hak yolcusuna sâkıt (düşük) nazarıyla bakmışlardır. Kulluktan hedef ve gaye Allah iken, o kulluğunu, fevkalâde şeylere mazhariyet için yapar. Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri, bu tür kimseleri “abdü’l-lezze” (lezzetin kulu) diye isimlendirmiştir. Yani onlar, Allah’a kulluk şerefini idrak edemeyip keşfin, kerametin, zevk ve lezzetin kulları hâline gelmişlerdir. Önemli olan “Abdullah” yani “Allah’ın kulu” olmaktır ki, Allah Resûlü ve ashabının yolu da budur.
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), en hayırlı asrın öncelikle kendi yaşadığı asır, daha sonra ise peşinden gelen iki asır olduğunu ifade etmiştir.77 Bu üç asırdaki velilerin hayat ve menkıbeleri, Ebû Nuaym el-İsfehânî’nin Hilyetü’l-evliyâ’sı ve İbnü’l-Cevzî’nin Sıfatü’s-safve isimli kitabı gibi eserlerde anlatılmaktadır. O eserlere bakıldığında, bu zatların keşif ve kerametlerinden daha çok ibadet hayatları ve Allah yolunda yaptıkları hizmetlerinin anlatıldığı müşahede edilir. Evet, onların hayatlarında, gece bin rekât namaz kılma, bin tane hadis ve tefsir talebesi yetiştirme, Allah’tan çok korkma gibi hususlar vardır. Müsaadenizle bir iki misal vermek istiyorum:
Fudayl İbn İyâz’ın evinde üç gün üst üste ocak yanmamış, aş pişmemişti. Böyle bir dönemde devrin halifesi Harun Reşid onun kapısına gelir ve bir ihtiyacının olup olmadığını sorar. Aralarında şöyle bir diyalog geçer:
Fudayl İbn İyâz: Rabbimle ibadetimde beni niçin rahatsız ettin?
– Bir ihtiyacın var mı, diye sormaya geldim. Varsa tedarik edelim.
– Edemezsin ki! Benim ihtiyacım Rabbimedir.
Harun Reşid dışarı çıkarken bir kese altın verir. Bunun üzerine Fudayl İbn İyâz: