Şu husus da iyi bilinmelidir ki, ihsan-ı ilâhî, insanlardaki nankörlüklerle bazen inkıtaa uğradığı gibi, musibetler de –insanların güzel bir teveccühü sayesinde– gelirken yolda kalabilirler. Meselâ Cenâb-ı Hak Ninova halkına musibet takdir etmiş, bunu da halkın başında bulunan Yunus’a (aleyhisselâm) haber vermişti. Hazreti Yunus, kavmi içinde kalıp bu belâya maruz kalmak istemediğinden dolayı, kendi içtihadı neticesinde oradan ayrılarak bir gemiye binmiş, daha sonra gemidekiler tarafından denize atılmış ve bir balık tarafından yutulmuştu. Bu, onun hakkındaki rivayetlerin hulâsasıdır.
Peygamberleri ayrılınca, Ninovalılarda kendilerine büyük bir musibetin geleceği kanaati hâkim olmuş ve bunun üzerine toplanıp el ele vererek günlerce Allah’a istiğfar ve tazarruda bulunmuşlardı. Onların bu küllî teveccühü üzerine Cenâb-ı Hak bir bulut mahiyetinde onları çepeçevre saran musibeti bertaraf etmiş ve ufuklarını açmıştı. Yunus (aleyhisselâm) böylece, ümmetine takdir olunan belânın geri çevrildiği tek peygamber olma şerefiyle serfiraz oldu. Evet, kendilerine belâ gelmiş de geriye çevrilmiş tek cemaat Ninova halkıdır.
Bu meseleyi teyit eden sahih bir hadis-i şerifte Efendimiz ashab-ı kirama, “(Siz şu şartları hâiz olarak yaşarsanız) hilâfet yetmiş küsur sene devam edecektir.” buyurmuş,45 aradan belli bir zaman geçtikten sonra da, “Hilâfet benden sonra otuz senedir.” demişlerdir.46 Demek ki daha sonra kendisine onların o şartlara riayet edemeyecekleri, dolayısıyla da hilâfetin yetmiş değil otuz sene süreceği bildirilmişti. Cenâb-ı Hak “kaza”sını bazen “atâ”sıyla bozar ve verdiği hükmü infaz buyurmaz. Bu durum, fâil-i muhtar olan Cenâb-ı Hakk’ın ihtiyarının tezahürüdür.