Ömer’in (radıyallâhu anh) hutbeleri her biri kendi başına bir hâdise olacak çaptaydı. Hatta ümmetin allâmesi, Allah Resûlü’nün “Allahım, onu dinde fakih kıl ve ona tevili öğret!”8 diye dua ettiği Abdullah b. Abbas (radıyallâhu anh), kendisi Mekke’de olsa ve Hz. Ömer’in Medine’de hutbe vereceğini duysa her işi bırakır ve o hutbeyi dinlemeye gelirdi. Zaten hutbelerinin çoğu dinleyenlerce yazıya geçiriliyordu ki, bugün elimizde Hz. Ömer’in pek çok hutbesi bulunmaktadır.9 Ulemâ ve fakihler her biri kendine göre onun konuşmalarından not alır ve söylenenleri birer kanun ve birer prensip kabul ederlerdi.
İşte o hutbelerinden birinde, önce peygamberliği anlattı. Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) evsaf-ı âliyesiyle yâd etti. Sonra da tatlı bir reveransla Allah Resûlü’nün mübarek merkadine döndü ve “Ey bu kabrin sahibi ne mutlu Sana!” dedi. Ardından sıddîkiyete geçti. O mevzuun da ince bir tahlilini yaptı, sonra da Hz. Ebû Bekir’in kabrine dönerek ona da aynı eda ve aynı tonda “Sana da ne mutlu ey şu kabrin sahibi!” dedi. Sıra şehitliğe gelmişti. Onu da anlattı. Daha sonra kendine döndü: “Nerede şehitlik nerede sen yâ Ömer!” dedi. Ancak bu işin havf tarafıydı. Bir de reca tarafı olmalıydı. İşte bu mülâhaza ile de şunları söylüyordu: “Sana imanı nasip eden, seni hicretle şereflendiren Allah (celle celâluhu); ümidini kesme, sana şehitliği de lütfeder…”
Evet, biz de kendi namımıza isteyebiliriz. Çünkü Cenâb-ı Hak (celle celâluhu) o engin keremiyle verirken, liyakate değil ihtiyaca bakar. Biz muhtaç olduğumuzu O’nun dergâhının kapısını çalarak gösterdikten sonra, O’nun, hiç kimseyi kapısından geri çevirdiği görülmemiştir. Elbette bize de istediğimizi verecektir…