İçeriğe geç

O, büyük davanın büyük tasdikçisidir. Sıddîkiyette öyle bir dereceye varmıştır ki, artık orası sınır taşıdır. O sınırdan sonra peygamberlik başlamaktadır. Her mü’min de, imandaki derecesine göre Hz. Ebû Bekir’in arkasında yerini alacaktır. Bu da “ilme’l-yakîn”den “ayne’l-yakîn”e, oradan da “hakka’l-yakîn”e sıçramakla mümkün olacaktır ki, imanî meseleleri, âyât-ı tekvîniyeyi mütalâa etmek de oralara ulaşmaya vesilelerden biridir.

Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, şehitlik de derece derecedir. Bir yerde bina yıkılır, altında kalıp ölenlerden, mü’min olanlar şehit olurlar. Dünyada onlara şehit muamelesi yapılmaz ama, onlar yine de şehittir ve ahirette şefaat edecekler arasında onlar da vardır. Vebadan, taundan, karın ağrısından ve bunlara benzer hastalıklardan ölenler de aynı kategoride mütalâa edilmektedirler.4 Ayrıca hadiste sayılanlar arasında bir de suda boğulmak suretiyle ölenlerden bahsedilmekte ve onların da şehit olacağı söylenmektedir.5 Bütün bunlar insanı şehitliğin bazı mertebelerine çıkarır; ancak, bir şehitlik daha vardır ki, ona sadece, Rabbimiz’in yüce adının ufkumuzda bayraklaşması için canını adayanlar aday olabilirler.6 Hatta gece-gündüz dinin i’lâsı için çalışan ve samimî bir gönülle şehitlik talep eden bir insan, rahat döşeğinde dahi ölse, şehit kabul edilir, buna dair rivayetler pek çoktur.7

Öyle zannediyorum ki, şehitlik mertebesinin kusvâsını da farukiyetiyle beraber Hz. Ömer (radıyallâhu anh) tutmaktadır. Evet, bu işin doruğunda o vardır. Zaten hayatı boyunca hep bunu talep etmiş ve nasip olmaz diye de hep gözyaşı dökmüştür. Hz. Ebû Bekir’in vefatından sonra bütün hutbeleri Hz. Ömer veriyordu ve bazen hutbelerinde bu inkisarını dile getiriyordu.

70