Vâhidiyet tecellîsiyle Cenâb-ı Hak (celle celâluhu), Kendi zâtında, bir kısım güzellikleri meşher hâlinde önümüze sergilemiştir. Daha sonra ehadiyet sırları gereğince, bahşettiği hususî lütuflar sayesinde de, kamet-i kıymetimize göre bir şeyler alma liyakatine ulaştırılmışızdır. Dolayısıyla, Cenâb-ı Hakk’ın (celle celâluhu) esas bostanı olan vâhidiyet bağ ve bahçesinde tecellî eden o ay yüzlüler, görebildiğimiz şu âlemde bizim nazarımıza arz edilmiştir ve biz onlarda Cenâb-ı Hakk’ın (celle celâluhu) isimlerinin cilvesini görüyoruz. Vurulanlar, O’na vuruluyor, dilbeste olanlar yine O’na dilbeste oluyor; ve Mecnun olup sahraya düşenler -Yunus’un dediği gibi- deryalarda mâhinin, sahralarda âhunun diliyle hep O’nu çağırıp duruyorlar. Hz. Musa’nın asâsı gibi hep Hakk’ı (celle celâluhu) gösteren işaretler, O’nun bostanında bizim ruh aynamıza akseden hakikatlerden ibarettir.
Burada, bu derin ve ince meselenin şerhini yapma niyetinde değildim. Dolaylı olarak girdiğimiz bu husustan arz etmek istediğimiz husus şudur: Dünya Cenâb-ı Hakk’ın (celle celâluhu) bir bostanıdır. Ve bu bostanda ay yüzlülerin akisleri bizim mir’ât-ı ruhumuza tecellî etmektedir. Durum böyle olunca, bizim dünya adına gördüğümüz şeyler de, değişik boyda O’ndan gelen tecellî dalgalarından ibarettir. Elbette meseleyi bir vahdet-i vücudçu ve bir vahdet-i mevcudçu gibi ele almıyoruz. Almıyoruz ama bir mânâda İmam Rabbânî’nin; “Hakikî hakâik-i eşya, Cenâb-ı Hakk’ın (celle celâluhu) isimlerinin cilvelenmesinden ibarettir.” sözüne de aynen iştirak ediyoruz.