Mühim bir ehadiyet sırrına işaret eder. Şöyle ki: Nasıl insanın ruhunun bütün bedeniyle öyle bir münasebeti var ki, bütün uzuvlarını ve hücrelerini birbirine yardım ettirir. Yani, Cenâb-ı Hakk’ın iradesinin bir cilvesi olan yaratılış kanunlarına ve onlardan haricî vücut giydirilmiş emrî bir kanun ve rabbanî bir latife olan ruhun, bedenin idaresinde o uzuv ve hücrelerin manevî seslerini hissetmesi ve ihtiyaçlarını görmesi birbirine mâni olmaz, ruhu şaşırtmaz. Ruha nispeten uzak-yakın bir hükmündedir. Hiçbir iş diğerine perde olmaz. İsterse çoğunu birinin imdadına yetiştirir. İsterse bedeni her kısmı ile bilebilir, hissedebilir, idare edebilir. Hatta çok nuraniyet kazanmışsa her bir hücresiyle görebilir ve işitebilir. Aynen öyle de: –وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْأَعْلٰى– Madem Cenâb-ı Hakk’ın emrî bir kanunu olan ruh, küçük bir âlem olan insan bedeninde ve uzuvlarında bu vaziyeti gösteriyor. Elbette en büyük âlem olan kâinatta o Vâcibü'l-Vücûd Zât’ın küllî iradesine ve mutlak kudretine sayısız fiiller, sedalar, dualar, işler hiçbir şekilde ağır gelmez. Onlar birbirine mâni olmaz. Hâlık-ı Zülcelâl’i meşgul etmez, şaşırtmaz. O, hepsini birden görür, bütün sesleri birden işitir. Yakın-uzak O’nun için birdir. İsterse, hepsini birinin imdadına gönderir. Her şey ile her şeyi görebilir, seslerini işitebilir ve her şey ile her şeyi bilir ve bunun gibi...
Hayatın pek mühim bir mahiyeti ve vazifesi var. Fakat bu bahis, hayat penceresinde ve Yirminci Mektup’un Sekizinci Kelime’sinde etraflıca geçtiğinden oraya havale edip yalnız şu kadarını hatırlatacağız: Hayatta hissiyat suretinde kaynayan, birbiri içindeki nakışlar, O’nun pek çok ismine ve mukaddes vasıflarına işaret eder. Gayet parlak bir surette Hayy-ı Kayyûm’un zâti vasıflarına aynalık eder. Bu sırrın izahı, Allah’ı tanımayan ve henüz tam tasdik etmeyenler için zamansız olacağından kapıyı kapatıyoruz.
Dipnotlar
- Bkz. İsrâ sûresi, 17/85.
- “En yüce sıfatlar Allah’ındır.” (Nahl sûresi, 16/60)