Şimdi elbette haddimizi aşıp şu sayısız pencerelerden bahsetmeye girişmeyeceğiz. Onları Cenâb-ı Hakk’ın her şeyi kuşatan ilmine havale ederek yalnız Kur’an ayetlerinin parıltıları olan, Otuz Üçüncü Söz’ün Otuz Üçüncü Mektubundan –namazdan sonraki tesbihatın otuz üç mübarek adedine denk gelmesi için– Otuz Üç Pencere’ye kısaca, özetle işarette bulunup izahını başka Söz’lere bırakıyoruz.
Birinci Pencere
Apaçık bir şekilde görüyoruz ki: Her şeyin, bilhassa canlıların çok çeşitli ihtiyaç ve arzuları vardır. O arzuları, o ihtiyaçları ummadıkları, bilmedikleri ve ellerinin yetişmediği yerden uygun bir vakitte karşılanıyor, imdada yetiştiriliyor. Halbuki o hadsiz arzuların en küçüğüne bile o muhtaçların gücü yetmez, elleri ulaşmaz. Mesela kendine bak: Görünen ve görünmeyen duyu ve duygularının ihtiyaç duyduğu şeyler gibi elinin yetişmediği ne kadar çok şeye muhtaçsın. Bütün canlıları kendine kıyasla…
İşte bütün bunlar, birer birer, Cenâb-ı Hakk’ın varlığının vücûbiyetine şahitlik ve birliğine işaret eder. Hem güneşin ışığı güneşi gösterdiği gibi, bu hal ve keyfiyet bütünüyle, gayb perdesi arkasında bir Vâcibü’l-Vücud’u, bir Vahid-i Ehad’ı Kerîm, Rahîm, Mürebbi (besleyip büyüten, terbiye eden), Müdebbir (hikmetle idare eden, çekip çeviren) unvanları içinde akla gösterir.
Şimdi ey cahil inkârcı, gafil günahkâr! Bu hikmetli, her şeyin görerek, tam bir şefkat ve merhametle yapıldığı işleri neyle izah edebilirsin? Sağır tabiatla mı, kör kuvvetle mi, sersem tesadüfle mi, aciz ve cansız sebeplerle mi?..
İkinci Pencere
Her şey, varlığında ve şahsî suretinde, sonsuz ihtimaller içinde kararsız, şaşkın ve şekilsiz bir halde iken, ona birdenbire gayet muntazam, hikmetli öyle bir şahsî yön veriliyor ki, mesela her insanın yüzünde, hemcinslerinin her birine karşı ayırt edici farklılıklar bulunur. O küçük yüz, iç ve dış duygularıyla tam bir hikmetle donatılır. İşte bu, o
Dipnotlar
- Bkz. Talâk sûresi, 65/3.