gösterdiği belâlı, sıkıntılı yol; diğeri ise Kur’an-ı Hakîm’in tarif ettiği saadetli yoldur.
İşte o iki yolun kıyaslamasını birçok Söz’de, bilhassa Küçük Sözler’de gördün ve anladın. Şimdi makam münasebetiyle binlerce karşılaştırmadan birini yine gör, anla. Şöyle ki:
Şirk ve dalâlet yolu, günahkârlık ve gayrimeşru zevkler insanı son derece alçaltır. Hadsiz elemler içinde sonsuz ağır bir yükü insanın zayıf ve aciz beline yükler. Çünkü insan Cenâb-ı Hakk’ı tanımaz ve O’na tevekkül etmezse gayet aciz, zayıf, son derece muhtaç, fakir, hadsiz musibetlere maruz, elemli, kederli, fâni bir hayvan hükmünde olur. Sevdiği ve alâka beslediği her şeyden sürekli ayrılık elemini çeke çeke sonunda, geride kalan bütün dostlarını elem veren bir ayrılık içinde bırakıp kabrin karanlığına yalnız başına gider.
Hem gayet sınırlı bir irade, küçük bir iktidar, kısacık bir hayat, az bir ömür ve sönük bir akıl ile nihayetsiz elemlere ve emellere karşı faydasız çarpışır. Sonu gelmez arzularını ve maksatlarını elde etmek için neticesiz, boşu boşuna çalışır. Hem kendi varlığını yüklenemediği halde, koca dünya yükünü biçare beline ve kafasına yüklenir. Daha cehenneme gitmeden cehennem azabını çeker.
Evet, dalâlet yolundakiler şu acı elemi ve dehşetli manevî azabı hissetmemek için hislerini iptal edercesine gaflet sarhoşluğuna dalar ve o azabı geçici olarak hissetmezler. Fakat hissedecekleri zaman, yani kabre yaklaştıklarında birden duyarlar. Çünkü insan Cenâb-ı Hakk’a hakiki kul olmazsa, kendi kendine mâlik olduğunu zanneder. Halbuki o sınırlı iradesiyle, küçük iktidarıyla şu fırtınalı dünyada varlığını idare edemez. Kendisine zarar veren bir mikroptan tut, zelzeleye kadar binlerce düşmanı hayatına hücum eder vaziyette görür. Elemli bir korku ve dehşet içinde ona her vakit dehşetli görünen kabir kapısına bakar.
Dipnotlar
- Bkz. A’râf sûresi, 7/179; Furkan sûresi, 25/43-44; Muhammed sûresi, 47/12.
- Bkz. Mâide sûresi, 5/5, 53; En’âm sûresi, 6/88; A’râf sûresi, 7/147; Hûd sûresi, 11/16; Zümer sûresi, 39/65; Muhammed sûresi, 47/9, 28, 32.
- Bkz. Âl-i İmran sûresi, 3/56; En’âm sûresi, 6/124-125; A’râf sûresi, 7/152; Tevbe sûresi, 9/55; Ra’d sûresi, 13/34; Zümer sûresi, 39/22; Fussilet sûresi, 41/16.
- Bkz. “Derken, İsrailoğullarını denizden geçirdik. Hemen Firavun, askerleriyle beraber zulmederek ve saldırarak peşlerine düştü. Nihayet boğulmak üzere iken: ‘İman ettim. İsrailoğullarının inandığı İlah’tan başka ilah yokmuş. Ben de Müslümanlardanım.’ dedi.” (Yûnus sûresi, 10/90)