İçeriğe geç

ki, o yolda gidenler bazen boğulur, bazen zarara düşer, bazen döner başkalarını yoldan çıkarır.

Mesela, tarikatta “seyr-i enfüsî” ve “seyr-i âfâkî” diye tabir edilen iki meşrep var.

Birincisi enfüsî meşrebidir; nefisten başlar, insan dış dünyadan gözünü çeker, kalbe bakar, benliği deler geçer, kalbinden yol açar, hakikati bulur. Sonra dış âleme girer, o âlemi nuranî görür. Bu seyri çabuk bitirir. Nefsinin dairesinde gördüğü hakikati büyük ölçekte orada da görür. “Tarîk-i hafi” denilen ve sessiz zikir yapılan, işe nefisle mücadeleden başlanan tarikatların çoğu bu yolla gidiyor. Bunun da en mühim esası, benliği ve gururu kırmak, nefsin gelip geçici arzularını terk etmek ve nefsi öldürmektir.

İkinci meşrep, dış âlemden başlar, insan o büyük dairenin aynalarında Cenâb-ı Hakk’ın isim ve sıfatlarının cilvelerini seyreder, sonra enfüsî daireye girer. Küçük bir ölçekte, kalbinin dairesinde o nurları seyredip en yakın yolu açar. Kalbin, Samed’in aynası olduğunu görür, maksadına ulaşır.

İşte birinci yoldan giden insanlar nefs-i emmareyi öldürmeye muvaffak olamazsa, nefsin geçici heveslerini terk edip benliği kırmazsa şükür makamından övünme makamına, ondan da gurura düşer. Eğer muhabbetten gelen bir çekim, bir cezbe ve cezbeden gelen bir tür manevî sarhoşluk beraber bulunursa, ondan “şatahat” adıyla haddinden çok fazla iddia çıkar. İnsan hem kendisi zarar eder hem başkasının zarar görmesine sebep olur.

Mesela, nasıl ki bir teğmen, sahip olduğu kumandanlık zevki ve neşesiyle gururlansa kendini bir mareşal zanneder. Küçücük dairesini o büyük daireyle karıştırır. Yine mesela, küçük bir aynada görünen güneşin, denizin yüzünde haşmetiyle yansıyan güneş ile benzer yönü ikisini karıştırmaya sebep olur. Aynen öyle de, çok velâyet ehli var ki, kendini, bir sineğin bir tavus kuşuna nispeti derecesinde ondan büyük olanlardan büyük görür, haklı bulur. Hatta ben gördüm ki, yalnız kalbi uyanmış, velâyetin sırrını uzaktan uzağa hissetmiş biri kendini kutb-u

567