İçeriğe geç

bir terkip ve tasvir yapar ya da hayal, gündüz veya daha önce, hatta bir iki sene önce aynı vakitte başa gelen heyecan verici hadiseleri hatırlatır, değiştirip tasvir eder, onlara başka bir şekil verir. İşte bu iki kısım أَضْغَاثُ أَحْلَامٍ’ dır, tabire değmiyor.

Üçüncü kısım, sadık rüyalardır. Onda doğrudan doğruya insanın mahiyetindeki Rabbanî latifeler, görünen âlemle bağlı olan ve bu âlemde dolaşan duyguların kapanması ve durmasıyla gayb âlemine karşı bir münasebet bulur, bir pencere açar. Oradan, meydana gelmeye hazırlanan hadiselere bakar, Levh-i Mahfuz’un cilveleri ve kader kaleminin yazdığı yazıların numuneleri türünden birine rast gelir, bazı hakiki hadiseleri görür. Ve bazen hayal o hadiselerde tasarruf eder, onlara suret elbiseleri giydirir.

Bu kısmın çok çeşidi ve tabakası var. Bazen aynen görüldüğü gibi, bazen ince bir perde altında çıkar, bazen de kalınca bir perdeyle sarılır. Hadis-i şerifte, Resûl-u Ekrem’in (aleyhissalâtü vesselam) vahyin başlangıcında gördüğü rüyaların, şafak vakti günün doğması gibi açık ve doğru çıktığı nakledilmiştir.

Beşincisi: Sadık rüya, hiss-i kable’l-vukuun fazla gelişmesidir. Hiss-i kable’l-vuku ise herkeste az-çok vardır, hayvanlarda bile bulunur. Hatta bir zaman ben bu hiss-i kable’l-vuku ile insan ve hayvandaki bilinen iç ve dış duygulara ilave olarak –aynı işitme, görme duyuları gibi– “sâika” ve “şâika” adıyla iki başka hissi ilmen bulmuştum. Dalâlet yolundakiler ve felsefeciler hata ederek, ahmakça bir şekilde, şuurluca olmayan o hislere “tabiî sevk” diyorlar. Hâşâ, tabiî sevk değil; aksine, bir çeşit fıtrî ilham olarak ilahî kader insan ve hayvanları sevk ediyor. Mesela, kedi gibi bazı hayvanlar, gözü kör olduğu vakit kaderin o sevkiyle gider, gözüne ilaç olan otu bulur, sürer, iyileşir.

Hem yeryüzünün sağlık memurları hükmündeki, göçebe hayvanların cenazelerini kaldırmakla vazifeli kartal gibi etobur kuşlara, bir günlük mesafeden bir hayvan ölüsünün varlığı kaderin o sevkiyle, o hiss-i kable’l-vuku ilhamıyla, o ilahî sevk edişle bildirilir ve o kuşlar da onu bulurlar.

444