İçeriğe geç

Dört vasıftan ilki olarak zikredilen اَلْفَخْرُ فِي الْأَحْسَابِ ifadesi, neseplerle övünme ve fahirlenme demektir. Esasında insan; makam, mansıp, ilim, servet, güzellik, zeka vb. hangi husus ile fahirlenirse fahirlensin bu, Allah’a karşı saygısızlığın ifadesidir. Üstad Bediüzzaman Hazretleri’nin yaklaşımıyla Allah’ın lütuf ve ihsanlarını görmezlikten gelmek nankörlük; onları kendinden bilmek ise fahirdir. O hâlde insan, nankörlükten de, fahirden de uzak kalmak istiyorsa, öncelikle mazhar olduğu ilim, irfan, akıl, muhakeme, servet, sıhhat vb. bütün nimetlerin O’ndan olduğunu bilmeli, “Bütün bu güzellikler Güzeller Güzeli’ne ait.” demeli, daha sonra o nimetlerin zikredilmesini gerektiren bir durum olduğunda da onları sadece bir “tahdis-i nimet” olarak zikretmelidir.

Biraz daha açacak olursak; insanın fahirlenmesi ve kendini beğenmesi Allah’ın (celle celâluhu) sevmediği çok kötü bir vasıftır. Fahirlenen ve kibirlenen insanları Allah tepe­tak­lak eder. İşte hadis-i şerifte insanı baş aşağı getirecek bu âfe­tin özel bir çeşidinden bahsediliyor ki, o da haseple, neseple, soyla, sopla, şecereyle iftihar etmektir. Bu açıdan insan, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) tertemiz şeceresinden gelmiş olsa bile, “Allahım böyle mübarek bir silsile-i zehebden (altın silsile) gelmek benim elimde olan bir şey değil. Biliyorum ki bunu bana nasip eden Sensin, bu güzellik Sana aittir ve bu durum aynı zamanda benim için ağır bir sorumluluktur. Ya Rab, bu güzelliği bahşettiğinden dolayı hem Sana hamd ü senada bulunuyor hem de bu sorumluluğun hakkını verebilmem için Senin yardımını diliyorum.” demeli ama asla belli bir soydan gelmiş olmayı başkalarına karşı bir faikiyet (üstünlük) unsuru olarak kullanmamalıdır.

87