İçeriğe geç

Üçüncü olarak, İslâm’a giren çoğunluk ya müşrik ya Hıristiyan veya Yahudi idi. Ka’bü’l-Ahbâr da Yahudilikten gelme bir Müslümandı. Asrımızın dev mütefekkirinin ifadesiyle: “Malumatı da kendisiyle beraber Müslüman olmuştu.”18 Kur’ân ve sünnete ters düşmeyen ve hakkında Kur’ân ve sünnetin sükut ettiği mevzularda İsrailiyat’a ait bazı şeyler naklediyordu. İddia edildiği gibi, katı, mutaassıp, İslâm düşmanı ve sert biri de değildi. Onu Hz. Ömer’in katliyle alâkalı göstermek ise, daha sonraki asırlarda uydurulmuş bir hezeyandır. İbn Abbas, Ebû Hüreyre, Enes b. Mâlik ve Abdullah İbn Amr gibi büyük sahabiler, onun Tevrat’tan yaptığı nakilleri dinlerlerdi; ama ne Ka’bü’l-Ahbâr yalan söylerdi ne de bu büyük sahabiler. Abdullah İbn Amr ki, kılı kırk yaran, âbid, zâhid bir sahabiydi. Evlendiğinde: “Bu kadın benim ibadetime mâni olacak.” diye beş-on gün hanımının yanına varmamış ve ancak Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Hanımının da senin üzerinde hakkı vardır.”19 diye zorlamasıyla gitmişti. Yalan, onun rüyalarına bile girmemişti.

Tarihî vak’alar böylesine berrak ve açıkken, son derece indî mütalâalarla sahih hadislere ve bu hadislerin ravisi sahabilere dil uzatmak, İslâm’ın ikinci büyük rüknü olan sünneti yıkma gayesinden başka bir şey değildir.

b. Tevessül

İtirazda bulunulan sahih hadislerden bir ikincisi de şudur:

Hz. Enes’in (radıyallâhu anh) rivayetine göre, Hz. Ömer Efendimiz (radıyallâhu anh), kaht ve kuraklığın ortalığı kasıp kavurduğu bir dönemde Hz. Abbas’ın (radıyallâhu anh) elinden tutar ve onunla tevessülde Allah’tan yağmur ister ve şöyle der:

اَللّٰهُمَّ إِنَّا كُنَّا نَتَوَسَّلُ إِلَيْكَ بِنَبِيِّنَا * فَتُسْقِينَا وَإِنَّا نَتَوَسَّلُ إِلَيْكَ بِعَمِّ نَبِيِّنَا فَاسْقِنَا
411