İçeriğe geç

Hakka’l-yakîne gelince onun da kendi içinde diğerleri gibi mertebeleri mevcuttur. Hiç şüphesiz bu mertebelerin sultan-ı zîşânı, Efendimiz’dir (sallallâhu aleyhi ve sellem). O, bütün önceki mertebeleri bir bir geçmiş ve hakka’l-yakînin zirvesine ulaşmış biricik sultandır. Çünkü birçok ehl-i tahkikin beyanına göre, Mirac’ta Efendimiz, bizzat, –Nizâmî’nin de dediği gibi– başındaki gözleriyle Cenâb-ı Hakk’ı görmüştü.[5] Ayrıca O (sallallâhu aleyhi ve sellem), kader kalemlerinin işleyişine şahit olmuş,[6] melâike-i kiramla hasbihâl etmiş,[7] Cibril’i asıl hüviyetiyle gökler ve yerin arasını doldurmuş olarak müşâhedede bulunmuş,[8] Cennet’i ve Cehennem’i değişik boyutlarıyla temaşa etmiş[9] ve sonunda hakka’l-yakînin en son mertebesine ulaşmıştı.[10] Kâdı İyâz’ın belirttiği gibi Efendimiz öyle bir ufka ermişti ki, orada ayak basacak bir zemin yoktu ve O, ayağını nereye basacağını bilememişti de O’na, “Bir ayağını diğerinin üzerine koy.” denilmişti. Artık mekân da, mekânda bulunan da, mekânsızlığa ulaşan da O olmuştu. Süleyman Çelebi de bunu çok hoş dillendirir:

Ne mekân var anda, Ne arz u sema.

Yani yer-gök ve her şey o zaman silinip gitmişti. Nesîmî de bu durumu şöyle ifade eder:

Mekânım lâ-mekân oldu, Bu cismim cümle cân oldu; Nazar-ı Hak ayân oldu, Özüm mest-i likâ gördüm.

172