İçeriğe geç

Hazreti Âdem bir zelle işlemişti. Tevbe etmesine ve Allah’ın, tevbesini kabul etmesine rağmen o yine de kendisine vahiy gönderen Cenâb-ı Hakk’ın mukaddes ve münezzeh semt-i lâhûtuna yüzünü çevirip bakmaktan hicab ediyordu. Hazreti Ebû Bekir, mârifeti derinleşip genişledikçe öyle bir seviyeye ulaşmıştı ki, başını kaldırıp Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yüzüne bakmaktan hep hicap duyardı. Eğer bir hak dostu, “Hazreti Ebû Bekir, bu kanaati üzerine başını kaldırıp Efendimiz’in yüzüne baksa; Efendimiz’den gelen sübuhât-ı vech onu yakar kül ederdi.” dese doğrudur. Evet, işte o kadar hicab ediyordu. Zira Hazreti Ebû Bekir Efendimiz ayne’l-yakînin öyle bir mertebesine varmıştır ki, başkası için oraya varmak mümkün değildi. Daha niceleri vardı ki o seviyede olmasa da buna yakın bir şekilde müşâhede enginliğine sahipti. Ama öyleleri de vardı ki, ancak bir çoban kadar istifade edebiliyorlardı O’ndan.. evet, O’nun mârifet deryasına onlar da bir kova salıyor ve bir şeyler alıyorlardı; ama, onlar ne Ebû Bekir’di, ne Ömer’di, ne Osman’dı, ne de Ali (radıyallâhu anhüm ecmaîn).

Günümüzde de bu türlü insanları görebiliriz çevremizde. Âdeta umman gibi ayne’l-yakîn, ilme’l-yakîn adına mârifete sahip olan insanların yanında, Rabbim, bizler gibi o mârifetten bir katreye sahip olanları da keremiyle o ummanlara ulaştırsın!

171