Bilhassa, enaniyetin azgınlaştırıldığı günümüzde, irşad mesleği açısından tevazu, mahviyet ve hacalet daha bir önem arz etmektedir. Düşünün ki, ne zümrütte, ne mercanda, ne yakutta, ne altında, ne de gümüşte gül bitmiyor. Evet, bu madenler, Allah’ın izniyle, toprağın bağrında veya denizlerin dibinde oluşan en kıymetli cevherler olmasına rağmen üzerlerinde gül yetişmiyor. Gül, toprakta bitiyor. O Güller Gülü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bile toprakta bitmiştir. Evet, O’nun mübarek annesi de, babası da, ecdadı da topraktandır. Bu açıdan biz de üzerimizde gül bitmesini istiyorsak toprak gibi olmak zorundayız.
Benlikten Sıyrılmak
İnsanlarla münasebetlerimizde sünnet-i seniyyenin ölçülerine riayet edilmesi de, farklılık mülâhazasına girmeme ve mahviyet duygu ve düşüncesinin insan tabiatının bir derinliği hâline getirilmesi adına çok önemlidir. Mesela, bir hadis-i şeriflerinde, İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur:
“Nefsin için ne istiyorsan, başkaları için de onu iste ki, mü’min olasın.”44 Buna göre kendi için istediği ve sevdiği şeyleri başkaları için de isteyecek ve sevecek kadar engin düşünceli, hassas ve geniş vicdan sahibi bir insan hakiki mü’min olma vasfını taşıyor demektir. Bunun mefhum-u muhalifi ise şudur: Eğer bir insan nefsi için istediklerini başkaları için istemiyor ve kendisi için istemediklerini de başkaları için arzuluyorsa, böyle bir insan, gerçek imanın koruyucu atmosferinden uzaklaşmış, her zaman kayıp yuvarlanabileceği bir kaygan zeminde bulunuyor demektir.