İçeriğe geç

Dolayısıyla, mevcudatta tesadüf olmadığını düşünerek, hâdiseleri “tevil-i ehâdîs” zaviyesinden değerlendirmeye çalışmak makbul sayılsa da, bazı olaylardan kötü mânâlar çıkararak teşe’üme girmek mahzurludur. Çünkü, bir kısım şeyleri uğursuz sayarak, onların gelecekte mutlaka belli neticeler vereceğine inanmak ve bu zanna bağlanarak hareket etmek bir çeşit kehanettir; –arz ettiğim gibi– böyle bir uğursuzluk düşüncesi dinimizde merduttur. Karga balkona konar konmaz, baykuş ötmeye başlar başlamaz, kara kedi köşede belirir belirmez ve bir bardak düşüp kırılır kırılmaz, “Acaba nasıl bir belâ geliyor?” demek ve bir felâket beklemek mü’mince bir davranış değildir. Bu türlü vakıalarla teşe’ümde bulunmak ve ona bağlı bazı hükümler vermek mü’min kimliğine hiç yakışmaz. Her çeşit hayır ve şerrin Allah’ın meşîet ve yaratmasıyla olduğuna inanmak, İslâm akîdesinin temel prensiplerinden biri ve tevhidin gereği olduğu hâlde, bir sayının, günün, nesnenin ya da hayvanın şanssızlık getireceğine inanmak ve ona bir nevi güç izafe etmek şirke kadar uzanan bir günahtır.

Kur’ân ile Tefe’ül Yapılabilir mi?

Ayrıca, hem tefe’ül hem de teşe’üm, gayba müteallik bir mesele olduğundan, bunlar subjektif yorumlardır. Eşyanın hakikatine belli ölçüde vakıf bulunan, tevil-i ehâdisten anlayan ve kâinat kitabını iyi okuyan insanlar, hâdiselerden bazı mânâlar çıkarabilir ve onları şahsî hayatları adına uygulayabilirler. Fakat, bu türlü değerlendirmelerini, herkese tamim edecek şekilde objektif fetvalara menat yapamaz ve tefe’üllerine bir kısım hükümler bina edemezler. Evet, herkes için geçerli hükümlerin istinbatı hususunda dinin temel esasları ile aslî ve fer’î deliller bellidir; bunların haricinde ne rüya, ne keşif, ne keramet ve ne de tevil-i ehâdis objektif hükümlere mesned olabilir.

207