İçeriğe geç

İsrail kaynaklarına göre, Hazreti Harun, Hazreti Musa’dan on-onbeş yaş daha büyüktü. İnsanların psikolojilerini iyi okuyan, söz söylemesini bilen ve duygularını rahatça ifade eden bir insandı. Hazreti Musa da onu takdir ediyor; kendisine bir yardımcı verilmesini isteyeceği zaman hemen onun adını anıyor ve Harun’la (aleyhisselâm) takviye edilmeyi diliyordu. Bazıları, onun bu isteğini ve “Kardeşim Harun’un ifadesi benimkinden daha düzgündür, onu da benimle beraber yardımcı olarak görevlendir ki beni tasdik etsin; doğrusu beni yalancısaymalarından endişe ediyorum.”5 deyişini bir kısım sebeplere bağlarlar. Bu hususla alâkalı, aslı İsrailiyâta dayalı olsa bile bizim kitaplarımıza da girmiş hikâyeler anlatırlar. Meselâ; bir gün Firavun’un gazabından kurtulmak için, sınanmak üzere önüne konan ateşi alıp ağzına koyduğundan dolayı Hazreti Musa’nın dilinin yandığını ve bu sebeple kısmen kekeme kaldığını naklederler ki, kanaatimce, bu kat’iyen doğru değildir. Çünkü, peygamberliğe ait vasıflardan biri de, her türlü ayıptan münezzehiyettir. Peygamberler masum, iffetli, sadık, emin ve firaset sahibi insanlar oldukları gibi, her türlü ayıptan da münezzehtirler. Onların hastalıkları bile geçici bir imtihandır, kalıcı değildir. Onlar, kendi toplumları ve çevreleri tarafından asla tiksinti duyulmayan, görenlere Allah’ı hatırlatan, herkese emniyet vaad eden ve hâllerine imrenilen insanlardır. Söz, tavır ve davranışlarıyla ortaya bir beyan zemzemesi salarak muhataplarını alıp kendi ufuklarına doğru sürükleyen ve ötelere yönlendiren seçkin kullardır. Bu açıdan, Hazreti Musa’nın kekeme olması kat’iyen söz konusu değildir. Firavun’un karşısına çıkacak olan bir peygamberin, “Rabbim! Gönlüme inşirah, yüreğime genişlik ver; işimi kolaylaştır. Dilimden şu ukdeyi çöz ki sözümü anlasınlar.”6 şeklinde yakarışta bulunması ise gayet tabiîdir. Nitekim, dilinde kekemelik bulunmadığından emin olduğumuz binlerce vaiz ve hatip de kürsüde ya da minberde sözlerine başlarken aynı duayı tekrar etmektedirler.

304