İçeriğe geç

Cenâb-ı Hakk’ın ikramları ve hususi lütufları, insanların şevkini kamçılamak için umuma mal edilerek anlatılabilir. Meselâ, “Allah’ın üzerimizde çok büyük lütufları var. İhsan-ı ilâhî olarak hizmet-i imaniye ve Kur’âniye omuzumuza yüklenmiş. Vaade vefada hulfetmezsek bu kutsî vazife bizim kurtuluş fermanımız olabilir.” demek mahzurlu olmasa gerektir. Ayrıca, na’tların hemen her mısraında “Yâ Resûlallah, yâ Resûlallah” dendiği gibi, böyle bir hamd ü senâ hissi ifade edilirken de her cümlenin başında ya da sonunda “Allah’ın inayetiyle oldu, bunların hepsi O’nun lütfu!..” denmeli ve iş asıl sahibine verilmelidir. Hâdiseleri sahibinden tecrid ederek sadece birer vak’a olarak ifade etmek, onlardaki nuraniyeti alır götürür; o işlerin derinliğini sığlaştırır ve vicdanlarda da haşyet adına hiçbir şey hâsıl etmez. Oysa biz Allah’ın nimetlerini anlatırken hem Rabbimizi anlatmış olmalı hem de gönüllerde Allah’a karşı güven ve tevekkül duygusunu, aşk u şevk hislerini uyarmalıyız. Hâsıl olan güzelliklerin bizim güç ve kuvvetimizle olmadığını, bütün plânların bizi görüp gözeten bir Zât’ın inayet ve keremiyle gerçekleştiğini ve sırtımızı bitip tükenme bilmeyen bir Cennet hazinesine dayadığımız için de sermayemizin asla sona ermeyeceğini öyle bir üslûpla anlatmalıyız ki, hem bağrı yanık ehl-i iman kevser yudumlamış gibi olsun, hem ümitsiz insanlar rahmet kapısına yönelip yeisten kurtulsun ve hem de şahlanan azimler sayesinde inananların kuvve-i mâneviyesi kuvvet bulsun.

120