Meselâ, dünyanın dört bir yanına birer irfan meşalesi taşıyan eğitim gönüllülerinin fedakârlıklarını yâd etmek ve başarılarını alkışlamak bir kadirşinaslıktır. Bununla beraber, eşyanın, hâdiselerin ve her şeyin verasında Cenâb-ı Hakk’ı görmek bir esas olduğu gibi o başarıları da Allah’ın inayetine bağlamak lâzımdır. Evet, kâinattaki her şey O’nu anlatan bir dildir; her nimetin arkasında da O’nun rahmet ve inayetini müşâhede etmek gerekir. Her nimette O’nu görmek, O’nu okumak ve O’nu temaşa etmek bir yönüyle vicdanî bir şükür olduğu gibi, ortaya konan hayırlı faaliyetlerin ve başarıların arkasında Cenâb-ı Hakk’ın inayetini görmek de kalbî bir şükürdür. Böyle bir şükür duygusunun sadece kalbde ve vicdanda duyulması kâfîdir; bu hususta kelâm-ı nefsîyle yetinmekte de bir beis yoktur. Fakat öyle bir an gelir ki, güzel neticeler, muvaffakiyetler ve başarılar muhavere mevzuu olur, onlardan bahsedilir ama her cümlenin sonunda “yaptık, ettik” sözleri de duyulur. İşte o zaman kalbî ve vicdanî şükür yetmez; tahdis-i nimeti kelâm-ı nefsîye havale etmek kâfî gelmez; orası Allah’ın nimetlerini gürül gürül ilân etme makamıdır; “Bunları bize lütfeden Allah’tır; bu hayırlı neticelerin ardında inayet-i ilâhiye vardır.” diye haykırma anıdır. Orada فَحَدِّثْ ’i kelâm-ı nefsî değil de kelâm-ı lafzî ile seslendirmek esastır.