Evet, servetin başında böyle iğreti durma, Hâlik-ı kâinat adına veya O’nun adını yüceltme ve O’nun rızasına ulaşma uğrunda hemen her şeyi çok rahatlıkla elinin tersiyle itecek kadar dünyayı kalben terk etme çok önemlidir. “Acaba İbrahim Nebi gerçekten böyle bir fedakârlıkta bulunmuş mudur?” Hazreti İbrahim’in bu kıssası bir menkıbe olsa da ya da üstureye benzese de, Halilurrahman’ın bütün hayatı o tür fedakârlık ve teslimiyet örnekleriyle doludur. Hazreti Hacer’i götürüp otsuz, susuz, ağaçsız, insansız bir yere bırakmasından oğlunun boğazına bıçağı çalmasına, Mısır, Şam ve Mekke arasında hicret mekikleri dokumasından ateşe atılması esnasında “Rabbim hâlimi biliyor ya!..” demesine ve teslimiyetine kadar ömrünün her anı onun bu fedakârlığı yapabileceğini göstermektedir.
Yine aynı konuda bir başka menkıbe anlatılır: Bir adam, “Benim ayağım, bütün velilerin omuzları üzerindedir.” diyen şu veliyi göreyim düşüncesiyle Abdulkadir Geylani Hazretleri’nin evine gider. Kapıdan içeri girince, köpeklerin boynunda altın tasmalar görür. Bu durum karşısında iyice şaşıran adam, “Köpeklerinin boynuna altın tasma takacak kadar dünyaya dalmış bir insan nasıl veli olabilir?!.” diye içinden geçirir. Hazretin huzuruna vardığında, daha o bir şey söylemeden, Hazret, “Efendi! Efendi! Biz onları gönlümüze sokmadık; pisi pise layık gördük, pisin boynuna taktık.” deyiverir. İşte, terk-i dünya budur; dünyevî her türlü imkân mevcuttur; ama kesben terk edilmeyen dünyaya kalben sırt dönülmüştür. Niyet ve amel bu olduktan sonra da dünya malının hiç mi hiç zararı yoktur. Asıl önemli olan, ihtiyaç anında bütün dünyevî imkânları din-diyanet adına, i’lâ-yı kelimetullah ve Allah’ın hoşnutluğunu kazanma hesabına feda edebilmektir.
Ey Yâr Senden Dönmezem!..