Kur’ân’daki, “salih amel” ifadesinde bir ıtlak vardır, yani, salih amelden kastın ne olduğu net olarak ifade edilmemiş, sınırları çizilmemiştir. Üstad Hazretlerinin Sünûhât’ta dediği gibi, “Kur’ân, salihatı mutlak, müphem bırakıyor. Çünkü ahlâk ve faziletler, hüsün ve hayır çoğu nisbîdirler. Neviden nev’e geçtikçe değişir. Sınıftan sınıfa nâzil oldukça ayrılır. Mahalden mahalle tebdil-i mekân ettikçe başkalaşır. Meselâ, bir idarecinin, makamındaki ciddiyeti vakar, mahviyeti zillettir. Kendi evindeki ciddiyeti ise kibir, mahviyeti tevazudur. Madem ki, Kur’ân, bütün tabakata, bütün asırlara, her hâle şâmil bir hitab-ı ezelîdir. Hem nisbî hüsün ve hayır çoktur. Salihattaki ıtlakı, beliğâne bir icâz-ı mutnebdir. Beyanda sükûtu, geniş bir sözdür.”5 Evet, Kur’ân-ı Kerim bazı şeyleri mutlak bırakıyor ki, o mevzu şâmil olsun, benzer her hususu içine alsın. Öyleyse, hâlis bir niyetle, rükünlerine riâyet edilerek, şekil ve lafzın yanında meselenin ruhu, mânâsı ve özü de göz önünde bulundurularak, ondan matlub olan mârifet, muhabbet, aşk u şevk yudumlanarak kılınan bir namaz da salih ameldir. Dolayısıyla, emr-i bi’l-mâruf, nehy-i ani’l-münker veya i’lâ-yı kelimetullah da salih amel haricinde kalmaz. Hani, Hilâfet kaldırılırken bir kanun madesi olarak deniyor ki: “Hilâfet resmen ilgâ edilmiştir; fakat Büyük Millet Meclisi’nin şahs-ı mânevîsinde meknuzdur.” İşte, amel-i salihin ruhunda da emr-i bi’l-mâruf nehy-i ani’l-münker, irşâd ve i’lâ-yı kelimetullah meknuzdur. Demek ki, “iman edenler ve salih amel işleyenler” dendiği zaman i’lâ-yı kelimetullah da kastedilmektedir. Normal zamanlarda farz-ı kifaye olarak, irşad adına seferberlik anında da farz-ı ayn, yani teker teker her ferdin görevi olarak o vazife terettüp etmektedir.
Şeytanın Gemleri
Dipnotlar
- 5 Bediüzzaman, Sünûhât s.17-18.