Size daha önce –bağışlayın– bir arslan ile bir tilkinin hikâyesini arz etmiştim. Tilki, aç bir arslanın kocaman bizonu parçaladığını görüyor ve onu taklit etmek istiyor. Yakındaki bir köye gidiyor, karşısına çıkan bir danayı parçalamaya kalkıyor. Fakat daha ona yaklaşır yaklaşmaz bir tekme yiyor ve gözünden oluyor. İşte öyle bir münasebet geliyor ki, tam bu nükteyi söylemenin zamanı. Meselâ, bazıları kalkıp Filistin meselesini çözeceklerini iddia ediyor ve kahramanlık gösterilerine soyunuyorlar. Siz de diyorsunuz ki, “Yahu siz Hz. Ömer’in işine, Selahaddin’in misyonuna talip oluyorsunuz. Kudüs’ün anahtarları bir devirde Hz. Ömer’e, Selahaddin’e teslim edilmiş; şehrin büyükleri anahtarları başkasına vermemiş, sahibine vermeyi beklemişler. Bir Ömer, bir Selahaddin değilseniz onların misyonuna nasıl talip olursunuz?” Bu sözü söylerken tam zamanı deyip arslan ile tilki meselesini misal olarak anlatıyorsunuz. “Bu, tilkinin halledebileceği bir iş değil!” diyorsunuz. Muhatabınız ne dese beğenirsiniz; “Ben de size bir ayı ile tilki hikâyesi anlatayım…” İşte böyle bir tavır, münasebetsizliktir, işi sulandırmak demektir.
Evet, mü’min tavrı çok önemlidir. Mü’min, her tavrıyla yüksek ideallerin ve ulvî hakikatlerin temsilcisi olmalıdır; olmalı ve o hâliyle dine en uzak kimseleri bile kendisine hayran etmelidir. O nükte yapmaz, fıkra anlatmaz değildir. Ehlullah bile çoğu zaman değişik menkıbeler anlatmış, onlarla bir boşluk doldurmuş ve bir meseleyi tavzih etmiştir.