İçeriğe geç

Öyleyse, bu mühim vazife karşısında “Ben dedim de, bir muhkem kaide gibi sözler söyledim de, beyanım kulak ardı edildi ya da yoruma tâbi tutuldu, dinlenmedi…” Hiç lafı olur mu bu küçük şeylerin? Cennet’e bile “Darılma ama biraz bekle.” demesi gereken insanların, “Benim sözüm, benim fikrim, benim zekâm, benim anlayışım…” demesi pek çirkin değil mi?

Ne olur, bir defa da, sizi tenkit eden, sözlerinizi beğenmeyen ve yüzünüze kaba lâflar savuran insanlara karşı bile “Ne iyi ettin… Tam beni anlattın, çok teşekkür ederim.” demeyi ve nefsinizi kınamayı deneyin! Hele bir de muhataplarınızın doğruluğuna inandırın kendinizi… On defa, yirmi defa, “Sen haklısın, ben de müstehak!” deyin. Rabbimin rahmetine itimat ederek söyleyebilirim ki, siz uhuvvet ve ittifak için bu kadarcık bir iradî gayret gösterirseniz, Cenâb-ı Hak da muhatabınızın gönlünü yumuşatacak, kalblerinizde sevgi hâsıl edecek ve işlerinizi başarılı kılacaktır.

Tebliğ Vazifesi ve Ciddiyet

Soru: Bazı insanlar, dinî düşünceye kapalı ve inanca karşı şartlanmış muhitlerde yetişiyorlar. Bunların doğruyu bulmaları hususunda mü’minlerin ne yapması gerekiyor?

Cevap: Dine ve inanca olan ihtiyaç, insanın tabiatında vardır. O durumdaki insanlara düşen şey, tabiatlarındaki o sese kulak vermek ve inananlara karşı en azından “Bunlarda da doğruluk payı olabilir.” düşüncesiyle yaklaşmaktır.

Bu mevzuda asıl vazife, hakikati temsil eden insanlara düşüyor. Onlar, hakikati temsil adına daha esnek, daha yumuşak, daha sıcak davranmalı ve daha kucaklayıcı olmalıdır. Mü’minler tebliğle beraber temsilin gücünü kullanmalıdır. Yani, öyle örnek bir hayat tarzı ortaya koymalıdır ki, diğer insanlara “Bu farklılığın kaynağı nedir, nereden geliyor bu mükemmellik?” dedirtmelidir. Bunu da, sadece Hakk’ın hatırı için, O’na olan saygısından dolayı yapmalıdır.

71