Cennete sekiz kapıdan birden girmek, bildiğimiz kadarıyla sadece Hz. Ebû Bekir’e (radıyallâhu anh) nasip olacaktır. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir tek insana işaret etmiş; “Ebû Bekir, sen sekiz kapının hepsinden birden gireceksin.”4 demiştir. Bu giriş, Miraç’ta Efendimiz’in, bir anda her yerde bulunması gibi nuraniyet sırrıyla olacaktır. Peygamberlerden başka hiç kimseye verilmemiş bir pâyedir bu. Belki de, peygamberlere bile verilmeyecektir bu ihsan. Mutlak fazilette peygamberler daha üstün olsalar da, sadece bu hususta, Hz. Ebû Bekir bazı enbiyâ-i izâmdan daha faziletli olabilir. Çünkü Peygamber Efendimiz, “Hz. İsa, Hz. Musa…” demiyor; “Sen” diyor, Hz. Ebû Bekir’e, “Sen sekiz kapıdan birden gireceksin.” İşte, eğer biz bir yüksek mefkûreye gönül vermişsek, Cennet’in sekiz kapısı birden açılsa, onu kendine has güzellikleriyle görsek ve bize, girip orada kalmakla dünyaya dönmek arasında seçme hakkı verilse, bu hak verilirken de “Dünyada kalırsanız Allah’ın adının yüceltilmesi yolunda istihdam edileceksiniz.” dense, tercihimizin ne tarafta olacağı bellidir.
Bazıları, Yunus Emre’nin “İsteyene ver Sen onu, bana Seni gerek Seni!” demesini tenkit ediyorlar. Bu sözü, Cennet gibi bir nimeti beğenmeme şeklinde değerlendiriyorlar. Hayır, Yunus’un sözünde de, bizim, bir tercih yapmamız istense, “Cennet’i bile muvakkaten bırakıp Cenâb-ı Hakk’ın adını muhtaç sinelere duyurma”yı seçmemizde de –hâşâ– Cennet’i hafife alma söz konusu değildir. Biz, bir yüce idealin nasıl bilinmesi ve ona nasıl sahip çıkılması lazım geldiğini anlatmaya çalışıyoruz.
Gönlümün bu istikamette attığını hissediyor ve bu tercihin aksini hiç düşünemiyorum. Dostlarımın da aksini düşüneceğine ihtimal vermek istemiyorum.
Dipnotlar
- 4 Buhârî, savm 4; Müslim, zekât 85.