Günümüzde bir Sadreddin Konevî yok; bir Mevlâna yok; Nakşibendi Hazretleri, Hasan Şâzilî, Ahmed Bedevî, İmam-ı Rabbâni, Mevlâna Halid ve bir Bediüzzaman yok… Yok… Yok… Dolayısıyla mânevî heybet ve ağırlığı olan büyüklerin insibağından mahrum yaşıyoruz. Genelde, kendi değerlerimize karşı bir kopukluk içindeyiz. “Kopuk”u, Türkçede kullandığımız mânâda da ele alabilirsiniz. Umumiyetle, bir kopukluk yaşanıyor. Şirazesi kopmuş kitap sayfalarının, bağı kopmuş tesbih tanelerinin dağınık hali gibi bir kopukluk… Merkeze sımsıkı tutunmamız, ile’l-merkez gücü kendi lehimizde kullanmamız gerektiği yerde, ani’l-merkez bir hareket görüntüsünde bir kopukluk yaşıyoruz; kendi özümüzden kaçıyoruz. Tabiî ki, bu kaçış dışa da aynen aksediyor.
İslâm’ın yorumlanması biraz bizim tavırlarımızla alâkalıdır. Muhyiddîn İbn Arabî, “İlahî tecellîlerin kendisini göstermesi için, bu varlık ve eşyanın varlığına ihtiyaç vardır.” der. Fakat İbn Arabî Hazretleri bunu âdeta bir zaruret gibi, ulûhiyete isnad edilen bir ihtiyaç gibi ortaya koyar ve “Allah’ın görünmesi için bunlar lazımdı. Bu ayna, yani insanlar, eşya ve hâdiseler olmasaydı, o kenz-i mahfî olarak kalırdı.” der. (Bunlar onun sözleri de olsa temkinli konuşmaya çalışıyorum.)