İçeriğe geç

Cenâb-ı Allah’ın, hakkım olmadığı, liyakatim de bulunmadığı halde tanıma lütfuyla serfiraz kıldığı çok kıymetli insanlardan birisi de Üstad’ın ilk talebelerinden Re’fet Ağabey’di. Bir ziyaret esnasında şunu anlatmıştı: “İstanbul’da, mezardaki ölüler vaazını anlasalar, onları bile diriltecek gibi, çok etkili konuşan bir hoca vardı. Görkemli, mehib ve halkın da çok itibar ettiği bir adamdı. ‘Bediüzzaman diye biri gelmiş, otelde kalıyormuş, nasıl bir adam olduğuna bir baksanıza’ demişler kendisine. Üstadımızın yanında olduğum bir sırada ziyarete geldi. İçeriye girerken, başı üst eşiğe değecek gibiydi. Üstad’a yaklaşınca üstadımız hemen kalktı, misafirin eline yapıştı ve öptü. Vaiz efendi çok şaşırmıştı. Biraz sonra Üstad konuşmaya başlayınca şaşkınlık ve hayreti iki kat arttı; Bediüzzaman’ın ilmi, hâli, büyüklüğü ve gösterdiği bu tevazu karşısında daha fazla dayanamayıp kalktı ve Üstad’ın dizlerine kapandı. O uzun boylu, o edalı ve çalımlı vaiz iki büklüm olmuştu.”

İşte ölçüler, kaynaklar bir olunca ses ve görüntü de aynı oluyor. Farkları yok birbirlerinden. Mevlâna, gönlü ummanlar gibi bir insandır ve almıştır herkesi sinesine; Bediüzzaman da bir bahr-i bîpâyândır, o da açmıştır gönlünü herkese. Ve her ikisi de gönüllerinin dışa aksetmesiyle, bakanlara Allah’ı (celle celâluhu) hatırlatan canlı âyetler gibi yaşamışlardır.

99