İşte, her mü’min gibi ben de, ömrüm boyunca hayırlı bir insan olmanın ve bu suretle Allah’ın rızasını kazanmanın yollarını aradım. Sürekli insanımıza faydalı olma, onların dertlerini paylaşma ve problemlerine çözüm bulma aşk, şevk ve heyecanıyla yaşadım. Cehalet, fakirlik ve ihtilaf gibi milletimizin yolunu kesen hastalıklara karşı çareler bulmaya uğraştım. Fakat benim fakir fukaranın imdadına koşacağım bir sermayem, okul binaları yaptırıp maarifimizin emrine verebileceğim maddî imkânlarım hiç olmadı. Öyle olunca da, bulduğum her fırsatta, dilimin döndüğü, gönlümün elverdiği kadarıyla, eğitimin önemini, iktisadî kalkınmada fert fert herkese düşen görevleri ve dost olma, dost kalma, hoşgörü ve diyaloğa açık yaşamanın zaruretini anlattım. Hem yazı, hem de konuşmalarımda herkesi eğitim faaliyetlerine katkıda bulunmaya teşvik ettim.
Bu teşviklerim fedâkar insanımızın gönlünde hüsnükabul gördü. Meselâ, Aydınlı Hacı Kemal zengindi, yedi sülalesine yetecek zeytinlikleri ve bir de elmas madeni vardı. Birkaç defa eğitimle alâkalı konuşmalarımı dinleyince dükkânlarını, hatta evini bile sattı ve talebeye burs verme, okullar açma gayretine girdi. Doğru mu ettim bilemiyorum; ama bir gün ona, “Hacı Kemal, seninle benim ev sahibi dahi olmamamız lazım. Gel, bir kulübeciğimiz bile olmadan yaşayalım bu dünyada. Bu hayırlı işleri dünyalık menfaatler için yapmadığımıza, Allah’ın rızasını aradığımıza hâlimiz şahit olsun.” dedim. Ve bu fedâkar ve cömert insan, hayatı boyunca kiralık bir evde, bir okulun mütevazi odasında yattı kalktı; dünya namına arkada bir şey bırakmadı.